Ozan Said Bakşi, köylüsü Dr. Şivan’ı anlatıyor
Dersimli ozan Said Bakşi söyleşimizin bu bölümünde, köylüsü Dr. Şivan’ı, Dersim katliamı tanıklarının anlatımlarını ve ülkedeki Alevi toplumunun durumunu anlatıyor. Bakşi, ’tam bir halk adamı ve haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak’ tanımladığı Dr. Şivan’ı yadediyor.
10.12.2018

Yavuz ÖZCAN

IMPNews - Dersimli ozan Said Bakşi söyleşimizin ikinci bölümünde, köylüsü Dr. Şivan’ı, Dersim katliamı tanıklarının anlatımlarını ve ülkedeki Alevi toplumunun durumunu anlatıyor. Bakşi, ’tam bir halk adamı’ ve ‘haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak’ tanımladığı Dr. Şivan’ı yadediyor. 

Dersimli sanatçıların Dersim değerlerine önem vermediklerinden de şikayet eden Bakşi, ‘Dersim değerlerinin can çekişmesini toplumun çoğunlukla asimile olmasına bağlıyor. Bakşi’nin İMPNews’in sorularına verdiği cevapların ikinci bölümü: 

-Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) köylünüz ve arkadaşınız. İyi tanıyorsunuz. Bize anlatır mısınız nasıl biri idi, neler yapardı, neler düşünürdü?

İnsan doğup büyüdüğü köyünden ve toprağından ne kadar uzakta olursa olsun, oranın özlemini ve hasretini mutlaka his ederek yaşar. Çünkü orada geçmişten gelen bir tarih, bir yaşanmışlık var. Benim için de köyümüzün en büyük değeri Dr. Şivan’dır. Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) çok zor yetişen müstesna bir değerdir. Bu müstesna dediğim değer kimdi, nerden geliyordu? Köken olarak nasıl bir aileden geliyordu, babası kimdir, anası kimdir? Çok zor ve acımasız yaşam koşulları içinde neler çekti? Nasıl yetişti ve nasıl Dr. Şivan olarak Kürdistan coğrafyası ve Kürd siyasetinde bu kadar etkin bir duruma ulaştı? Dr. Şivanla ilgili bu sorular peş, peşe uzayıp gider. Onu burada dar bir çerçeve içinde anlatmak çok kolay değil. Onun için onunla ilgili bir şeyler söylemem gerekirse şöyle ifade edebilirim. 

Ciwarek köyünün Musan Şüya Gewre (Boztepe) bölgesinde köye hakim bir ev vardır. Bu ev İvise Qewe’nın evidir. İvise Qewe’nin Hüseyin isminde bir oğlu vardır. Hüseyin’nin de iki oğlu vardır. Bu iki kardeşden birinin ismi Mehmet, diğerinin ise Avas’dır. Yöre halkı arasında bu iki kardeş Memede İvisi ve Avase İvisi olarak bilinirler. Büyük kardeş Mehmet’dir. Küçük kardeş ise Dr. Şivan’ın babası Avas’dır. Avas 1931 yılında Büyük Bertal Efendi’nin kızı Zore ile evlenir. 1935 yılında Avas ve Zore’nin bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Çocuğa Sait adını verirler. 1937 de Gole isimli, 1939 da Fadime isimli Kız kardeşleri dünyaya gelirler. Nüfus kütüğüne Kırmızıtoprak soy isimleri ile kaydı yapılır. Sait olağanüstü zeki ve hareketli bir çocuktur.1937-1938 yılları Dersimde kan, göz yaşı, katliam ve sürgün yıllarıdır. Dersim de bu yıllara kırım yılları deniliyor.

Dr. Şivan’ın dedesi Büyük Bertal Efendi’nin ailesinden toplam 53 kişi toplu olarak katledilir ve cesetlerine gaz dökülerek yakılır. O zaman Mazgirt’e bulunan ortaokul öğrencisi Büyük Bertal Efendi’nin oğlu Aziz önce tutuklanır, sonra katledilir. O kırımda Sait henüz 3 yaşındadır. 1941 yılında babası hayatını kaybeder. Sait 6 yaşındadır. Amcası Mehmet tarafından büyütülür. Sait onun en değer verdiği çocuktur. 1944 yılında Ciwarek’te ilk okul açılır. Sait 9 yaşında ilk okula başlar.O zamana kadar Ciwarek'te okur yazar olan çok az insan vardır. İlkokulda Sait Kırmızıtoprak zekası ile dikkatleri çeker. 1949 yılı baharında pek iyi derecesi ile mezun olur. 1949 yılı Eylül’de Tunceli Ortaokuluna kaydını yapar. Sait bilgisi ile sınıfın yıldızı olur. Aslında Sait çok kısıtlı imkanlarla okumaktadır. Ailesinin ekonomik durumu iyi değildi. O yıl parasız yatılı okul sınavlarına katılır ve kazanır. Balıkesir’e giderek, Balıkesir lisesinin ortaokul ikinci sınıfına kaydını yapar. Sait her zaman olduğu gibi yine sınıfın yıldızı olarak dikkati çekiyor. Pek iyi derece ile üçüncü sınıfa geçer. O zaman 16 yaşındadır. Okul tatillerinde köye gelirdi. Küçük yaşlarda mala davara gittiği günleri hiç unutmamıştı. Sabahları erkenden kalkar köyde orakla ot, ekin, dağda ise çarşut biçerdi. Sait o dönem yılını da başarı ile tamamlamış okulu.1953-1954 öğretim yılında Balıkesir yatılı lisesinin fen bölümüne devam ediyor. Zaman zaman köyün diğer öğrencileri ile köyde bir araya gelerek, köyümüzün ünlü aşk ve sevda ozanı ve şairi Usene Qalmemi’nın curası eşliğinde kılam dinlerler ve halay çekerlerdi. Halayın en başında daima Sait olurdu. 1955 yılının yaz ayları başında diplomasını alıp köyüne döndü. Köyde tırpan biçer, orak biçer amca çocuklarına yardım ederdi.

Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak), 1966 yılında Türkiye'de Kürdistan Demokrat Partisi'nin kurucu lideri idi. 49'lar Davası ve KDP Davasından yargılanan Dr. Şivan, 1974 yılında Zaxo'da KDP-Irak tarafından iki arkadaşı ile birlikte katledildi.

 

- O dönemde bu denli hareketli olması, zeki olması ile ve köyün yaban ellerinde okuyanı olarak onunla övünürdünüz yani? 

Elbette tüm köy halkı onunla övünürdü. Sait üniversite sınavlarına katılmak üzere İstanbul’a gider, fakat tıp fakültesi sınavlarını kaçırınca İzmir’e gider, orada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi giriş sınavlarına katılır ve üçüncü olarak bu sınavı kazanır. O öğretim yılında da her zaman olduğu gibi yine başarılı. Okul tatilinde yine Ciwarek ve ilçeye gelerek dostlarını ziyaret ettikten sonra İzmir’e gider. Notları hep yüksek düzeydedir. Bundan dolayı kaydını İstanbul Tıp Fakültesine alır. Tunceli Kültür Derneği İstanbul Şubesini kurmak için arkadaşları ile bir araya gelir ve Dernek kurulur.1957 tarihinde Tunceli Kültür Derneği İstanbul Şubesi ilk kongresini yapar. Bu arada Sait Ceride-i Dersim gazetesinde makaleler yazmaya başlar. Bu makalelerden dolayı bazı siyasilerden Sait’e zaman zaman tepkiler de gelir. Sait o yıl 4. sınıf öğrencisidir. İsmet Özevcek isminde bir kızla tanışır. Bu kız lise öğrencisidir. Sait çoğaltması için bir makale verir İsmet’e. İsmet bu makaleyi çoğaltırken biri farkeder ve emniyete ihbar eder ve bu durum sonrası gelişen bazı olaylar nedeniyle Kürdistanlı bazı öğrenciler ile birlikte Sait de tutuklanır.

-49’lar davası olarak bilinen dava mı?

Evet, daha sonra bu tutuklananlar ve bunların davası 49’lar Davası olarak tarihe geçti. Sait Kırmızıtoprak 1962 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Ankara’nın bir ilçesine hükümet tabibi olarak atanır. 1961 yılında Annesi ve köylülerinin de katıldığı sade bir törenle İsmet hanımla evlenir. Bu evlilikten Dara ve Ruken isminde iki çocuğu vardır. Dr. Şivanla ilgili yazılacak o kadar şey var ki, onları bu röportaja sığdırmak mümkün değildir.

Dr. Şivan (soldan ikinci-birlikte katlediliği Brusk ve Çeko isimli ve Güneyli Peşmergeler ile birlikte), uzun süre Güney Kürdistan'da Peşmerge saflarında doktor olarak da görev almıştı.

 

-Dr. Şivan nasıl bir etki bıraktı Dersim ve Kürdistan’da sizce?

Dr. Şivan gibi bir şahsiyetin yetişmesi çok zordur. Önemli etkileri olan bir şahsiyettir. O dünyaya daima hep umutla ve pembe gözlükle bakan nadir insanlardan biri idi. İlişkileri çok düzeyli uygar ve medeni ölçüler içinde olurdu hep. Hani dünyada gülerken hayranlık uyandıran insanlar vardır ya, ya da gülerken dünyanın en güzel insani duruşu ve sevecenliği ile en değerli ve güzel insanlar arasına giriverirler ya, Dr. Şivan zeka ve akıl üstünlüğüne, insani ve vicdani meziyetlere sahipti. Dr. Şivan’a gülmek çok yakışıyordu. O gülerken çok farklı bir güzelliğe bürünüyor, dünya’nın en güzel insanları arasına giriyordu. Zekası ve bilgisi ile fiziği ile tanrının özene bezene yarattığı nadir insanlardan biri idi.

-Köylülerle ilişkisi nasıldı?

Dr. Şivanı köylüleri, akrabaları çok seviyorlardı… Onların beğenisini fazlası ile hak ediyordu. Cesareti ile zekası ve çalışkanlığı ile Sait gibi bir evlada sahip olmak her birinin özlemi idi. Sait bir değerdi, bir umuttu, bir gururdu, bir gelecekti ve bir özlemdi. O yaz tatilinde köye geldiği zaman çok farklı bir ortam oluşuyordu köyde. Ciwarek köyü mezralarına gider, ordaki insanları ziyaret eder herkesle tek tek ilgilenirdi. Bu durum onun en güzel alışkanlık ve insani duruşunun göstergesiydi. Dr. Şivan tam bir halk adamıydı. 1969 ilk baharında köyüne gider, mezralardakiler dahil olmak üzere bütün köylülerini muayene ederdi. Bir akrabası nerede ve ne kadar uzakta olursa olsun, onu mutlaka ziyaret ederdi. O köyünü, insanını çok seviyordu. Çünkü o köy onun hatıraları ile doluydu. Haksızlığa hiç tahammülü yoktu. Haksızlığa karşı daima taraftı. Dersim genelinde özellikle öğretmenlerine, eski okul arkadaşlarına derin dostluk bağları ile bağlı olduğu bu insanları hiç ihmal etmez mutlaka uğrar, hal hatırını sorardı. Ayrıca siyasilerle de ilişkeri vardı. O Kürdistan’da devletin uyguladığı haksızlığa, hukuksuzluğa, sefalete, baskı ve asimilasyondan çok rahatsızdı. Eşitlikten, demokrasi ve insan haklarından, özgürlükten yanaydı. Haksızlığa karşı Dr. Şivan mücadeleden yanaydı. Kürdistan’ın işgal altında olduğunu belirtir, Kürd tarihindeki Kürd direniş ve ayaklanmalarını örnek alırdı. Kürd milletinin red ve inkar edildiğini, asimilasyona tabi tutulduğunu söylerdi ta o dönemde. Bu red ve inkara karşı kendi milli haklarını almaları için mücadele etmelerini savunurdu. Kendisinin kaleme aldığı Kürd Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali isimli kitabında Kürd tarihinde yer almış bütün önderliklere sahip çıkmaktadır.

-Bu kişiliğinin oluşmasında Dersim Katliamı’nın belirgin bir izi var sanırım....

Hiç şüphe yok ki 1938 Dersim kırımı Dr. Şivanı çok derinden etkilemiştir. Etkilememesi mümkün değildir. Çünkü kendi ailesi de bu kırımı yaşamıştır. Doğup büyüdüğü topraklarda bir çok katliamlar yapılmıştır. Yapılan bu katliamların canlı şahitleri hep anlatıyorlardı. Sait’ın annesi ve diğer büyükleri tabidir ki Sait’e anlatmışlardır tüm bunları. 1938 kırımı, katliamı ve sürgünü her Dersim’linin yüreğinde ateş olup yüreğini yaktığı gibi, onuda fazlasıyla yakmıştır. Tüm bu olaylar Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın vicdanında da bilincinde de yer bulmuştur. Bir şiirinde şöyle diyor:

Ölüme yemin,

Yeminimiz ölümdür, senin yolunda

Kefenin gömleğimdir, ferman süs hediyemdi

Dünyada iyilerde ölmüştür,

Çalışma olmazsa, kanımız yedi Fırat’tır.

Daima Kürdistan diye inler.

Anam süt yerine bizi kanla emzirmiştir.

Gelin kardeşler yurt gitti.

Dr. Sait’ın bu şiiri Ankara da Savcılık iddianamesinde yer almaktadır. Medeni cesareti ve zekasi ile, dedesi Büyük Bertal Efendi ile çok benzer olduğunu, yaşlı büyüklerimiz daima söylüyorlardı.

Said Bakşi, Dersim'in müzikal geleneğini yaşatan son ozanlardan biri

 

-Dersimli sanatçılar kendi değerlerini, acılarını geleneklerini gelecek kuşaklara aktarmada gereken gayret ve özeni gösteriyorlar mı sizce ?

Benim izlediğim ve gözlemlediğim kadarı ile ifade etmem gerekirse, bu sorunuza olumlu cevap vermem mümkün değildir. Şöyle ki: Bakıyorum Dersimli olduğunu söyleyen yüzlerce genç sanatçı vardır. Bunlar arasında isim belirtmeden söylüyeyim, çok az sayıda sanatçının Dersim’in geleneksel değerlerine duyarlı olduğunu izliyorum ve görüyorum. Geleneksel Dersim değerleri şu anda can çekişiyor. Neden mi? Çünkü Dersim toplumu belli bir yaştaki insanların dışında çoğunlukla asimile olmuş durumda. Asimile olmaya yüz tutmuş bir toplum değerlerini yaşatamaz, geleceğe de taşıyamaz. Değerler bir toplumun var olma nedenidir. Değerlerine bağlılığı olmayan bir toplum, toplum olma vasfını kaybeder. Bir toplum değerleri ile vardır. Dili ile vardır, inancı ile vardır. Günümüze baktığımızda Dersim’de ana dil diye bir şey kalmamış gibi. Son genç nesil bu ana dilden tamamen kopmuş durumdadır. Bildiğiniz gibi UNESCO bu dili yok olmak üzere olan diller arasında saymıştır.

Bu konuda Dersim sanatçılarına çok görev düşüyor, kendi ana dilinde, geleneksel Dersim kılam ve sevda eserlerine sahip çıkmaları, etkinliklerde, konserlerde, yapacakları albümlerde sıkça okumaları ve onları genç nesillere aktararak, onlara sevdirmeleri gerekmektedir. Geleneksel Dersim Kılamları aynı zamanda edebi değere de sahiptir. Orada son derece, doğal bir dil kullanılmış ve orijinal kelimelerle doludurlar. İçerik ve söylem açısından da duygu dolu eserlerdir. Sevda eserleri ise, her biri aşk ve sevda selidir. Dersim kılamları Dersimlilerin acılarıdır, hüzünleridir, kederleridir, dertleridir, aşklarıdır, aynı zamanda tarihi değerleridir. Bu kılamları üreterek çalıp söyleyen o zamanın şair ve ozanları okur yazar değildiler. Bu eserleri yazılı hale getirme imkanları da olmamıştır. Her olayı sözel olarak saz eşliğinde dile getirmişlerdir. Buna rağmen o dönemin sanatçı ve şairleri böyle bir değer yaratabilmişlerdir. Onları saygı ve nimetle anıyorum. Her kılam bir olaydır, bir öyküdür. Birçok olayı bu kılamların içeriğine baktığımız zaman anlayabiliyoruz. Son derece üretken ve icracı olan bu değerli şair ve sanatçılardan sonra, Dersim’de çok az sayıda belli bazı şair ve sanatçıların dışında, üretken olan çok sayıda şair ve sanatçıda yetişmemiştir. Bu durum bir toplumun sanatsal ve kültürel olarak zayıflığını gösterir.

-Dersim’de yapılan katliamı canlı tanıklardan dinleyenlerdesiniz, o günden bu güne yüreğinizde hiç dinmeyen özel bir olayın acısı var mı?

Bu soru ile herhalde 1938 soy kırımınından bahsediyorsunuz. O dönemin acılarını canlı olarak gören ve yaşayan, köyümüzde çok insan vardı. Onlar bu kan, göz yaşı, katliam ve sürgün yıllarını hep anlatıyorlardı bize. Anlatırlarken de göz yaşı dökerek anlatırlardı. Bunlardan biri de babamdı. Onun bana anlatmış olduğu o döneme ait bir olayı size aktarmak istiyorum. Onun anlatımı ile olay şöyle: ‘1938 yaz aylarında ben o zaman köy ihtiyar heyetinde aza idim. Sabahın erken saatlerin de, köyün bekçisi çıktı geldi. Muhtar acele Ciwarek’a gitmemi istemiş. Bekçi ile beraber yola çıkıp Muhtarın evine gittik. Muhtar Süleyman Toptaş’tı ve aynı zamanda benim de halamın oğlu. Muhtar dedi ‘Ali durum çok kötü. Asker bu gece Aliye Gulavi ailesini, genç, yaşlı, çoluk-çocuk hepisini toplayıp götürmüş. Haber geldi hepisini katletmiş, gaz döküp cesetlerini yakmışlar. Büyük Bertal Efendi’yi de Nazımiye Kewli’nde katletmişler. Şimdi de köy muhtarlarını Qısle (Nazımiye)’ye çağırmışlar. Beni de çağırmışlar.’ Muhtar Süleyman son derece üzgün ve gergin anlatıyor: ‘Durum çok kötü, ben öyle sanıyorum ki, bizi de öldürecekler, bize verilen emir 24 saat içinde mezralardaki insanlar da dahil olmak üzere bütün köylünün toplanmasını istiyorlar, halkın bir kısmının yaylada olması nedeniyle bu süre içinde bunun zor olduğunu söylediği Komutan, emrin yerine getirilmesi zorunlu olduğunu söyler. Yollarda askerler devriye geziyor. Yayladakilerin köye dönmesini mezradakilerin de bu süre içinde köyde belirlenen alanda toplanması gerektiği köylülere bildirildi. Tabi köylüler katledilmek korkusu içinde idiler. Buna rağmen köylünün büyük çoğunluğu, Musan mahallesindeki Veli Karakaya’nın evin yanında toplandı. Bu çukurumsu alanın etrafına makinalı tüfekler yerleştirilmişti. Sonra komutan cebinden bir liste çıkararak, toplanan halka listede ismi yazılı olanları okudu. Bunların elinde silah olduğunu, bu silahların teslim edilmesi gerektiğini söyledi. Teslim etmezlerse bu kişilerin öldürüleceğini söyledi.

Listede Muhtar Süleyman Toptaş, Avase İvişi (Abbas Kırmızıtoprak, Sait Kırmızıtoprak’ın babası) öldürülme tehlikesini bildiği için gelip teslim olmamıştı. Gemik’e den Memo Derg (Mehmet Özmen) ve Hesene Şewşeni (Hasan Selvi), Balıx’dan Use Asli (Hüseyin Karabulut), Seyide Bozi (Sait Yeşil), İsmaile Qurpi (İsmail Çetinkaya) ve Usıve Melemi (Yusuf İmre) vardı.

Onlar silahlarının olmadığını söylediler. Onlar böyle deyince önce Süleyman Toptaş falakaya yatırıldı. Süleyman bana seslenerek ‘Ali bunlar beni öldürecekler, git bir tüfek bul al getir teslim et’’ dedi. Ben gittim bir tüfek alıp getirdim, komutana verdim. Komutan bu tüfeği eline alarak taşa vurdu parçaladı. Mutlaka 12 tane tüfeği getirip teslim etmesini istedi.

Memo Derg ve Hesene Sewşeni daha evvel silahlarını Pılemori’de teslim ettiklerini söylediler. Bunlar ikisi aynı zamanda akrabaydılar. Hesene Şewşeni de halamın oğluydu. Ama komutan inanmadı ve teslim ettiklerine dair bir yazı istedi. Onlar böyle bir yazı bize verilmedi deyince, ikisini yan yana falakaya yatırdılar. Memo Dergi iri yarı ve 2 metre boyu vardı. Onun ayaklarının altına tam kırk sopa vurdular, Memo Derg çok bağırıp çağırınca yanındaki akrabası Hesene Şewşeni ona ‘yahu sana ne oluyor, kendine gel, biraz cesur’ dedi. Ondan sonra Hesene Şewşeni’ye sıra geldi onu da falakaya yatırdılar, kırk sopa da onun ayaklarına vurdular. Hesene Şewşeni hiç bir tepki vermedi. Bu bizi şaşırtmıştı. Çok cesur biriydi. Bu manzara karşısında orda toplanmış köylüler göz yaşı içinde bu alçaklığı seyrettiler.

Bu sırada köyün girişinde Vılehene denilen yolda ellerinde beyaz bir flama ile katırlara binmiş iki asker ‘af çıktı’’ diye bağırıyorlardı. Komutan o arada Memli Gök’ün evinin üstünde sıkıntılı bir halde gezinip duruyordu. Gelen askerler komutana kapalı bir zarf verdiler. Komutan zarfı açıp okuduktan sonra, köylünün yanına geldi ve ‘Fevzi Çakmak sizi af etmiş, yani af çıktı herkes evine gitsin’ dedi. Herkes dağılıp evine gitti.

-Bu yalnızca sizin köyde olan bir durum değil, tüm yörede durum aynıydı sanırım?

Tabi bu alçaklık sadece bizim köyde olmadı. Dersim’in her yerinde yapıldı bu zulüm. Çok insan katledildi. Çok yuvalar söndürüldü. Dersim’in üstüne sanki ateş yağıyordu.

Af çıkmasına rağmen listede ismi olanlar eli kolu bağlı şekilde alınarak götürüldüler. Muhtar Süleyman süngü darbeleriyle, Kısmor Kewlinde, Memo Derg ve oğlu, Hesene Şewşeni ve oğlu Bezik ormanında, Seyide Bozi ile Use Asli, Qısle (Nazımiye) ye yakın Harse deresinde kurşun ve süngü darbeleri ile katledilmişlerdi. Günlerce sonra bu katledilenlerin çürümüş cesetleri akrabaları tarafından torbalara konularak getirilip köyde toprağa verildi. İsmaile Qurpi benim dayımdır. Türkçe’yi iyi biliyordu. İstanbul’da İskele reisi, yani Hamalbaşı olduğu için kendisine ‘İsmail Reis’ diyorlardı. Sadece ‘reis’ kelimesinden dolayı onu da ölüm listesine almışlardı. Komutana, ’İstanbul’da Hamalbaşı’yım, o yüzden bana reis diyorlar, yoksa benim reis diye bir ünvanım yok’ diyor. Durumunu böyle izah eder, altın yüzüğünü, saati ile birlikte bir miktar para verir ve onu serbest bırakırlar. Usıve Melemi ise Kısmorlu Mehmed Efendi aracılığıyla, komutana bir miktar altın verilerek kurtarıldı’ diye anlatmıştı.

Bu olayların tümü benim yüreğimde yer etti ve acısı hiç dinmedi. Dinmeye de hiç niyeti yok gibi. Benim için özel bir olay olarak ömür boyu unutamayacağım acılar olarak yüreğimde taşıyacağım. Böyle acı ve keder dolu olayları, bir insan olayların canlı şahidi olarak babasından dinlerse bunları, çok daha derinden etkilediğini belirtmek istiyorum,

-Aleviler arasında bölünmüşlükten söz ediliyor, gerçekte neler yaşanıyor ordaki toplum arasında?

Aleviler arasında gerçek anlamda birlik ve beraberlik yok kardeşim. Birlik ve beraberlik olmayınca da bir yere varılamaz ve hiçbir hak elde edilmez. Alevi toplumu darmadağın, her kafadan bir ses çıkıyor, bundan dolayı her kes kendine göre bir Alevilik inanç kültürü yaratma peşinde. Bu şekilde karma karışık bir hale getirilen bir inanç sistemi asimile olup yok olma tehlikesi ile karşı kaşıya. Zaten Türk devletinin de istediği budur. Alevi toplumunu ve kurumlarını bölüp parçalamak, birlik ve beraberliğini engelleyerek bu kurumları kendi inanç sistemi içine çekerek sunileştirmek, ya da asimile ederek kendine göre sözde bir Alevilik yaratmaktır. Devlet bu konuda çok kararlı. Tunceli Cemevi üzerindeki etkisi gün geçtikçe artmaktadır. Zaten o cemevinin başındaki kişi de tamamen teslim olmuş durumdadır. Devlet yetkilileri ile sıcak ve samimi ilişkiler içinde olduğu görülmektedir. Dersim’in Alevilik açısından nasıl bir önem taşıdığı bilinmektedir. Dersim tarih boyunca, inanç değerleriyle Aleviler için önem taşıyan kutsal mekanlarıyla, Alevi ocaklarıyla, ziyaret ve evliyalarıyla bu güne kadar süre gelen bütün rütüelleriyle daima Aleviliğin bir numaralı merkezi olmuştur. Onun için Aleviler için son derece önemli olan böyle bir merkezi öncelikle ele geçirerek asimile etmek sureti ile Aleviliğe olan etkisini asgariye indirmek ya da tamamen pasifize etmek istiyorlar. Bunu yaparken de bazı sözde Alevi yol önderleri vasıtası ile yapıyorlar ne yazık ki. Mesela Avrupa’daki Alevi toplumunu asimile etmek için gıri dedeler gönderiyorlar. Ne yapacaklar bu gıri dedeler? Avrupadaki Alevi toplumuna eğitim verecekler. Onların her biri misyonerdir. Devletin görevlileri ve birer ajandırlar. Alevi dedeleri böyle bir görev üstlenemez. Bunlar Alevi dedesi olamaz. Olsa olsa birer çıkarcı kukla olur.

Genel olarak Alevi toplumu ve kurumları bu provakasyonlara çok dikkat etmeli. Bütün kurumları ile birlik ve beraberlik içinde hiç zaman kaybetmeden toparlanarak kendi aralarında birliği sağlamalıdırlar. Bu konuda eğitimli, bilinçli ve birikimli olan Alevi yol önderlerine ihtiyaç var. Bu bir zorunluluktur. Bir inanç sistemi cahil, çıkarcı birer maşa olan sözde yol önderleri ile bir yere varamaz. Bu kutsal inancın bir ruhu vardır. Aleviyim diyen, kendini Alevi olarak gören hiçbir kimse bu ruhu görmemezlik edemez. Eğer Alevi toplumu birlik ve beraberlik içinde bu yolda yürümek istiyorsa, bir arada olmak kaydıyla, uyumlu bir ortam yaratmak zorundadır.

Minaresiz cemevi meselesine gelirsek, bulunduğum çevre ve İstanbul’un geneli itibari ile ifade etmek gerekirse ben böyle bir şeyle karşılaşmadım ve görmedim. Tabi İstanbul’da bir hayli cemevi var. Bunların her birine gitme ve onlar hakkında bilgi sahibi olma gibi bir fırsatım olmadı, ne kadar doğru onuda bilmiyorum. İstanbul genelinde olan cemevlerinde Alevilik inancına uymayan bir duruş ve davranış varsa bu mutlaka açığa çıkar kanısındayım. Ama İstanbul’un dışında Türkiye genelinde olan cemevlerinde böyle bir durum söz konusu olabilir. Ateşin yanmadığı yerde duman tütmez... 

       

        

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz