İnsan değerinin karşılığını bu dünyada almalıdır
Said Bakşi bir ozan, bir gönül adamı ve köklü bir dengbej. Kılamı ondan dinlediğinizde, o Zazaca'nın ne denli güzel ne denli içten ve berrak kullandığını, şarkının kulaklarınızdan girip ta yüreğinizin derinliklerinden gelen sesini duyarsınız.
02.12.2018

Yavuz ÖZCAN

IMPNews - Said Bakşi bir ozan, bir gönül adamı ve köklü bir dengbej. Kılamı ondan dinlediğinizde, o Zazaca'nın ne denli güzel ne denli içten ve berrak kullandığını, şarkının kulaklarınızdan girip ta yüreğinizin derinliklerinden gelen sesini duyarsınız. Dersim'in kılamlarının bu kadar yürekten okunduğunu, bu kadar etkileyici, bu kadar kendini katarak söylendiğini hemen hisseder aynı kılamı defalarca dinlemek istersiniz. Eğer bu duygu sizde oluşmuyorsa sizdeki değerlerde bir aşınma olduğunu farkedersiniz hemen. Said Bakşi nasıl yaşıyorsa duygularını, duygularınıda öylesine sesine dökülüyor.

Toplumun ve bireylerin acı yüklü hayat gerçeğinden beslenişi bunun ölçütüdür. Said Bakşi’nin kendine özgü dili, tavrı ve duruşu var. ‘Çok sayıda Dersimli beni dinliyor ama, şahsen beni tanımadıkları gibi hakkımda bilgi sahibi de değiller. Sadece sesimi dinliyorlar. Duyarlılık gösterip gelip bir söyleşide bulunan olmadı maalesef. Bu mesele şahsi bir mesele değildir’ diyen Sait Bakşi, ‘mesele benim kişiliğimi merak etmek değil, bunun ötesinde bir durum söz konusudur’ diyor. Hakettiği değerin hayattayken geçmişi geleceğe taşıyanlara verilmediğinden yakınan Bakşi ‘Yıllardan beri sürüp gelen geleneksel bir müzik kültürü vardı.İşte ben çocukluğumdan itibaren böyle bir kültürel hastalığa yakalandım. Bu geleneksel müzik kültürünün unutulup yok olmamasını ve bunu yaşatarak geleceğe taşımaya çalıştım elimde geldiğince’ diyor.

Said Bakşi’nin sorularımıza verdiği cevaplarda kendisine yönelik duyarsızlığı çarpıcı cümlelerle dile getiriyor. Röportajda Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak) ile ilgili de çarpıcı açıklamalarda bulunan Bakşi’nin, IMPNews’in sorularına verdiği cevaplar:

-Öncelikle şunu sormak istiyorum. Uzun yıllar Dersim'in acılarını, kederlerini, göçünü, sürgünlüğünü sırtlayıp geliyorsunuz, Dersimli’nin kalemi güçlüdür, Munzur’un bereketi gazetelerine, sitelerine, kitaplarına vurmuş adeta. Niye sizinle hiç röportaj yapan, sizi tanıtan birileri olmadı. Siz mi istemediniz yoksa gelen mi olmadı? 

Sevgili Yavuz öncelike merhaba, bu güzel ve benim için değerli duyarlılığınızdan dolayı, size çok teşekkür ediyorum. Siz çok önemli bir tesbit yapmışsınız.Sağ olun var olun. Bu soruyu sormakla inanın beni de çok mutlu ettiniz. Neden mi? Çünkü bu konuda biraz olsun bilgi sahibi olan, yada beni tanıyan, eli kalem tutan, yada tutmayan hiç kimse bana bu soruyu sormadı. 1970 yılında Dersim Hollanda Vakfı benim kasete okuduğum ses kaydımı kayıt altına alıp kendi arşivinde muhafaza altına aldığını, İsviçre’de bulunan yeğenim tarafından internet üzerinden benimle paylaşıldı ve ben o şekilde öğrenmiş oldum. Fakat merak edip bir gün arayıp sormadılar. Bu adam kimdir, ne yapıyor, nerde yaşıyor, hatta yaşıyor mu yaşamıyor mu, bu geleneksel müzik merakını nereden ve nasıl oluşturmuş, bu eserleri nereden bulup okuyor diye, bir duyarlılık göstermediler. Bu vakfın dışında yani 1970’li yıllar itibari ile ses kayıt cihazı olarak sadece o zamanın gözde ses kayıt cihazı teyp cihazı var idi. Kamera ve diğer aletler hiç yoktu bizim oralarda. Olanlarada biz ulaşamıyorduk haliyle.Onun için benim sadece teyp cihazı ile ses alma imkanım vardı. O sayede bir çok geleneksel müzik eserlerini kayıt altına alabilmiştim. Bu geleneksel Dersim kılamlarının meraklısı ve dinleyicisi olan dostlarım, zaman zaman benden bu eserlerle ilgili kaset istiyorlardı. Ben de onları kırmıyordum. Kaset doldurup veriyordum. Tabi bu kasetler elden ele yurt içinde ve yurt dışında bulunan bir çok insana ulaşmış oldu bu yolla. Bundan dolayı yurt dışında olup bu müziğin meraklısı olan Dersimli dostlar da, bu ses kayıtları halen vardır. Bir dönem Almanya’ya gitmiştim, bir dostumun daveti üzerine evine misafir olmuştum. Orda bir kaset teybe koydu çaldı. Dedi ‘bu ses kimin acaba tanıdın mı?’ ‘Tanıdım’ dedim. Kendi sesimi tanımaz mıyım. Çok mutlu olmuştum. Çok sayıda Dersimli beni dinliyor ama, şahsen beni tanımadıkları gibi hakkımda bilgi sahibide değiller. Sadece sesimi dinliyorlar. Duyarlılık gösterip gelip bir söyleşide bulunan olmadı maalesef. Bu mesele şahsi bir mesele değildir. Sait Bakşi’nin kişiliğini merak etmek de değildir. Bunun ötesinde bir durum söz konusudur. 

-Peki sizce neden böylesi bir ilgisizlik ve duyarsızlık olduğunu düşünüyorsunuz? 

Yıllardan beri sürüp gelen geleneksel bir müzik kültürü vardı.İşte ben çocukluğumdan itibaren böyle bir kültürel hastalığa yakalandım. Bu geleneksel müzik kültürünün unutulup yok olmamasını ve bunu yaşatarak geleceğe taşımaya çalıştım elimde geldiğince. Bunu yaparken bunun kolay olmadığını da biliyordum. Çünkü imkanlar son derece kısıtlı idi. Bulunduğumuz ortam her konuda dar bir alandı. İnanın benim bir sazım bile yoktu. Başkasının evinde olan bir saz ile, saz çalmayı öğrendim. Buna karşılık kimseden bir destek, ya da duyarlılık göremedim. Kültürel değerlerin böylesi bir duyarsızlık içerisinde devamını sağlamak ve geleceğe taşımak çok kolay görünmüyordu. Ben elimden geldiğince bu kültürü yaşatmaya ve geleceğe taşımaya çalıştım. Ömrüm yettiği kadarı ile de bu çalışmaya ve araştırmaya devam edeceğim.

Haksızlık olmasın diye şunu belirtmem gerekiyor. 2008 yılında sadece Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu sağ olsunlar iki dönem düzenledikleri festivale beni davet ettiler. Bunun dışında gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında hiçbir kurum beni bir etkinliğe davet etmedi. Son zamanlarda TV kanallarında birkaç program yaptığımı da belirtmeliyim. Benim arada bir programlar yaptığım kanallar da kapatıldı. Sonuç olarak şunu belirtmeliyim tanıtıcı ve geniş kapsamlı bir röportaj için hiç kimseden böyle bir talep gelmedi. Eğer böyle bir talep gelmiş olsaydı, gayet tabi ki bende mevcut birikim ve bilgilerimi seve seve o kişi ve kuruma aktaracaktım.

-Bir ömür boyudur şarkılarınızla, geçmişi geleceğe taşımak için çabalıyorsunuz. Hak ettiğiniz değeri gördüğünüzü düşünüyor musunuz? Bizde maalesef insanlar göçüp gidince arkasında methiyeler dizme ağlayıp vahlama geleneği ölü toprağı gibi üzerimize sinmiş, yaşarken kıymetini bilmeyiz arkasından da yazarız, çizeriz, ahlarız, kendimizi taştan taşa atarız, bu nasıl bir durum sahi?

Evet önemli bir konuya parmak bastınız. Dersim sözel ve geleneksel müziğine naçizane biraz olsun emek vermiş biri olarak belirtmem gerekirse, bize gerek maddi, gerekse manevi olarak böyle bir değer verilmedi maalesef. Bu durum her insanın kendi insiyatifinde olan bir keyfiyettir. Ayrıca bir toplumun duyarlılığı ve duyarsızlığının da aynasıdır. Değerler topluma aittir. Bir toplum genel olarak ister, o değerlerini nesilden nesile devamını ve tanıtımını sağlayarak yaşatır, isterse sahipsiz bırakır sonuç olarak yok olmasına sebep olur.

Sizin de belirttiğiniz gibi insan bu dünyadan göçüp gittikten sonra ona verilen o değerin kıymeti harbiyesi yoktur. Müsadenizle bu noktada bir örnek vererek sorunuza katkıda bulunmak istiyorum. Köyümüze komşu olan bir köyde hayli yaşlanmış bir dede vardı. Ben de o dedeyi çok yakından tanıyordum. Bir gün dede torunu ile sohbet ederken, torun dedeye şöyle diyor; ‘Dede sen ölünce, senin hayır yemeğin için bir öküz keserim, insanlar yesin.’ Dede de şöyle karşılık veriyor: ‘Oğlum öküzü kesiyorsan şimdi kes, ben sağ iken bari ben de sizinle beraber yiyeyim, benden sonra kesersen ne kıymeti var.’ Sanırım sizin sorduğunuz sorunun içeriğine denk geldi gibi...Bence o dede çok doğru bir tesbitte bulunmuştur. Eğer değer veriliyorsa insana, o insan o değerin karşılığını bu dünyada almalıdır. O zaman o insan mutlu olur, değerli olduğunu anlar. Değerin bir ölçüsü yoktur, ama değerdir. Az olur çok olur, ya da hiç olmaz. İnsan öldükten sonra verilen değer gidip toprak altında o insana ulaşamaz. İnsanın ölümünden sonra verilen değer, sadece sözde ve söylemde kalır. Ölen ölmüş bu dünyadan günahını da sevabını da alıp göçüp gitmiştir. O ne duyar ne görür ne de bilir. Her şey boş bir söylemden ibaret kalır. Onun için ne yapılacaksa bu dünyada yani insanın sağlığında yapılmalıdır.İşte değer budur, insana verilen kıymet budur derim...

-Sait Bakşi nerden gelip nereye gidiyor, neler gördü, neler yaşadı, neler yapıyor diye sorsam kendinizi nasıl tanıtırsınız? 

Ailem Dersim'in Nazımiye ilçesinin Ciwarik Köyü, Balıx mezrasındandır. Xormek Aşiretine mensubuz. Benim çocukluk dönemim Balix ve Ciwarikte geçti. Geçmişten o cocukluk günlerimize kadar uzayıp gelen sıkıntı ve sefaletin izleri halen silinmemiştir aynen kendisini üzerimizde belli ediyordur. Dolayısıyla çok sıkıntılı bir dönemin çocuğuyum. Bu sıkıntılı durum toplumun her kesimi için de geçerli idi. O yörede yaşayan insanlar çarık giyiyorlardı, ayakkabı olmadığı gibi, kara lastik biz Ankara lastiği deriz o dahi bulunmuyordu. Ben ve benim yaşıtlarım yalın ayak davara, mala gittiğimizi hala dün gibi hatırlıyorum. Ayaklarımıza batan dikenleri annelerimiz iğne ile yavaş yavaş kazıyarak o dikenleri çıkardığı hala gözlerimin önünde öylece duruyor. Çok acımasına rağmen dişlerimizi sıkıp o acıya dayanıyorduk. Çocukluğumuzda pantolon, ceket, gömlek diye bir giyim kuşamımızda olmadı. Basma ya da kara manto olarak bilinen, bir çeşit bezden annelerimiz tarafından ölçüsü alındıktan sonra, iğne ile dikilen, tek düğmeli bir gömlek ve tuman (pantolon yerine giyilen) giyiyorduk. Ama her şeye rağmen yine de mutlu ve huzurlu idik. Çünkü çok daracık ve bulunduğumuz bölgenin tabiat koşullarına denk düşen bir dünyamız vardı. Bu dünyada yaşamak o çocukluk ruhu ile bize yeterli geliyordu.Onun için daha mutlu ve huzurlu idik derim. 

-Bahsettiğiniz böyle bir dünyada insan mutlu ve huzurlu olabilir mi?

Anlaşılması zor elbette, ama biz çocuktuk öyle biliyorduk. Halbuki her şey yaşadığımız o dar dünyadan ibaret değilmiş. Buna mecburduk, çünkü başkada bir olanak görünmüyordu. Bu anlattıklarımı bu röpotrajı okuyan okuyucular çok abartılı bulabilir. Ben yaşadığım gerçekleri aynen ve bire bir ifade etmeye çalışıyorum. Gerçeğimiz böyleydi. Yalın ayak gezdiğimi ifade etmiştim. Daha sonra çarık giymeye başladım, sonrasında da kara lastikle tanışmıştık. Kışlık odunlarımızı kardeşimle beraber ormandan sırtla taşıyorduk. Orak biçtiğimi, çift sürdüğümü, harman çevirdiğimi, yaprak kestiğimi de belirtmeliyim vs...

-Okul var mıydı peki sizin oralarda?

Bizim Balıx mezrasında ilk okul yoktu. Onun için belli bir yaşa kadar okula gidemedim. Ancak on iki yaşımda ilkokula başlamıştım. O yörede sadece Ciwarik köyünde ilkokul vardı. Buda git gel iki saatlık yol demekti. Bu durum köyün diğer mezralarından gelen öğrenciler içinde geçerliydi. Köyümüz ve yöre köyleri birer dağ köyü olması sebebiyle, kış koşulları da zorlu geçiyordu. Bir buçuk iki metre kar yağıyordu. Yollar

kapanır, izler kaybolur, okula gidip gelmemiz çok zor oluyordu ve çığ tehlikesi de vardı. Bundan dolayı okula gidip gelmemiz aksıyor ve zaman zaman üç, beş gün okula gidemediğimiz günler olabiliyordu. Okulda olduğumuz anlarda, zaman zaman fırtına kopar, Balix’a dönmemiz mümkün olmazdı. Diğer öğrenci arkadaşlarımızda bu durum karşısında evlerine dönemiyorlardı. O durumda Ciwarik köyündeki akrabalarımızın evlerine dağılır orda kalırdık. Ayrıca şunu da belirteyim, bizim öğrencilik yıllarımızda bugünkü öğrenciler gibi bir çantamız da hiç olmadı. Anamız bize dikdörtgen şeklinde bezden bir torba diker, köşelerine ip bağlıyorlardı, kitap, defter ve kalemlerimizi ona koyar boynumuza atar onunla okula gidip geliyorduk. İlk okulu bu şekilde bitirdim. İlkokulu bitirdikten sonra Nazımiye ortaokuluna kayıt oldum. Birinci ve ikinci sınıfı orda okudum. Üçüncü sene İstanbul Zeytinburnu Nuripaşa ortaokuluna naklimi aldım.1962-1963 öğretim yılında mezun oldum burdan ve ekonomik koşullar nedeni ile öğretime ara vererek askere gittim. Askerden döndükten sonra 1965 yılında İstanbul, Zeytinburnu Noterliğinde işe başladım. Orada on üç sene çalıştım. O arada evlendim. Bir yandan çalışırken, diğer yanda da Zeytinburnu gece lisesine kayıtımı yapıp başladım. Hem çalıştım, hem de okudum. O zaman gece liseleri dört yıl eğitim veriyordu. Dört sene sonunda gece lisesini bitirdim. 1975 yılında noterden ayrıldım, kardeşlerimle birlikte belli bir süre ticaretle uğraştıktan sonra, 1994 yılında emekli oldum.

-Şu anda nelerle uğraşıyorsunuz? 

Çocukluğumdan bu güne kadar arşivimde biriktirmiş olduğum Dersim sözel ve geleneksel müziği ile ilgili eserleri toparlamak, bu eserlerin her birini, titiz bir şekilde aslına uygun olarak, makamını, ve söylemini, doğal ve otantik halini bozmadan, yabancı dil istilasından koruyarak, her söz ve kelimesini bir araya getirerek eksiksiz bir şekilde derlemeye çalışıyorum. Bu aşamada son safhaya gelmiş bulunuyorum. Yani derleme işini bitirmek üzereyim. Çünkü bu eserleri koskoca bir zaman dilimi içerisinde, bir çok Dersimli ozan, dengbej ve sanatçı okumuştur. Bundan dolayı farklılık gösteren bir çok ayrıntı vardır. Aynı zaman da okuyanlar değişik lisan ve şive ile söylemiş, bununla birlikte birde yabancı kelimeler ilave ederek, bu eserlerin içeriğini de belli oranda bozmuşlardır. Bir çoğu da eksik söylenmiş, eserin sözleri sakatlanmıştır. Tabii ki orjin haline belki de yüzde yüz ulaşmak kolay olmasa da, en asgari hata ile geleceğe taşımak gerekmektedir. Bu eserlerin yazılı hali olmadığı gibi, kasetlere kayıtlı hali de yoktur. Bunların tamamı dilden dile ağızdan ağıza sözlü olarak günümüze ulaşmıştır. Bunu da ifade etmek istiyorum ki bu konudaki araştırmalarım devam etmektedir. Bulabildiğim her eserin sözlerini yazar ve arşivimde muhafaza altına almaktayım. Sorduğunuz birinci sorunuzun bir yerinde çocukluğumdan beri benim yakalandığım bir hastalık vardı demiştim, işte o hastalığım budur, ben bu müziğin aşığı ve hastasıyım.

-Kızınız Zeynep’te sanatçı, sizden mi etkilendi, o da bu yola baş koydu?

Evet, Zeynep çok küçük yaşta müzikle haşır neşir oldu. Bizim ev adeta bir müzik evi idi. O dönemde halk müziği çok rağbette idi. Arif Sağ, Musa Eroğlu, Belkıs Akkale, Ali Ekber Çiçek, Turan Engin, Muhlis Akarsu, Mahsuni Şerif gibi ünlü sanatçıların kasetleri çok dinleniyordu. Buna rağmen Dersim kılamlarının da ayrı bir yeri vardı. Ben aile sohbetlerinde Dersim'in geleneksel kılamlarını çalıp söylemeyi hiç ihmal etmezdim. Bunun yanında zaman zaman Türkçe halk müziğini de söylüyordum. Zeynep çok küçüktü, ilkokulda okuyordu. Ben çalıp söylerken, benimle beraber oda söylüyordu. Ben de bundan çok mutluluk duyuyordum.O yaşta çok etkileyici bir sesi olduğunu tesbit etmiştim.O farkında değildi, çünkü çok küçüktü ama, benimle güzel bir uyum içinde söylüyordu . Bizim içinde şarkı sözlerinin olduğu bir defterimiz vardı.O bu defteri alır okurdu bende çalardım.Yada ben onu yanıma alır beraber söylüyorduk. Zeynep üçüncü çocuğumuz ve en küçüğü. Onu çok seviyorduk, halen de öyle, ağabeyleri ile son derece güzel ve uyumlu bir çocukluk dönemi geçirdi. Onu özenle büyüttük, çok nazlı idi. En ufak bir tepkiye hiç tahammül etmez kırılırdı. Bundan dolayıda ona karşı daima sevecenliği ve sevgiyi hiç eksik etmezdik, oda çok sevildiğinin farkındaydı. Mutfakta bir iş yaparken yada odasında istirahat ederken dilinde nağmelerle, müzikle baş başa olurdu. Sevgili Yavuz Zeynep böyle bir ortamda büyüdüğü için, bu ortam mutlaka onu etkilemiştir. Okula başlama zamanı gelmişti, beş sene ilk okul, üç sene ortaokul ve son olarak üç senede lise olmak üzere onbir sene eğitim gördükten sonra, bir firmada işe girdi ve çalışmaya başladı. 1996’da Müjdat Gezen Sanat Merkezine kaydını yaptırarak, Seha Okuş Hoca’dan müzik eğitimi aldı. Daha sonra Seha Okuş Hoca’nın teşviki ile İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sınavlarına girdi ve kazandı, belli bir süre orda eğitim aldıktan sonra evlilik dolayısıyla ara vererek Almanya’ya gitti ve oraya yerleşti. Onunla gurur duyuyorum ve başarılarının devamını diliyorum.

-Bunca yıldır geçmişi geleceğe taşımak için çabalıyorsunuz, bu süre zarfında ah keşke şunları da yapsaydım veya şunu şöyle yapsaydım dediğiniz şeyler var mı? 

Hiçbir insanın hayal ettiği her şeyi yüzde yüz elde etmesi veya yapması mümkün değildir. Neden? Çünkü insanın yapamadığı veya yapmak istesede imkansızlık nedeniyle yapamayacağı şeylerde olabiliyor. Bu durum insan yaşamı boyunca istemese de olabilir. Ben istesem de yapamadığım çok şey var. Bunlardan en önemli ve hep aklımda ve içimde ukte olarak kalan iki tanesini size açıklamam gerekirse,

Bunlardan biri, bana göre köyümüzün, belki de Dersim sözel müziğinin en önemli icracısı, ustası ve aşığı olan ozan Usene Qalmemi’yi dinleme şerefine nail olmuştum ve o çocukluğumdan itibaren beni çok etkilemişti. Eğer tarihi Dersim kılamları ile ilgili naçizane bir şeyler yapabiliyorsam, onun emeği ve birikimi sayesindendir. O tam o işin piri idi. Kendisi üretici değildi ama, usta bir icracı idi. O çalıp söylerken onu dinlemek, bir ayrıcalık ve ayrı bir keyifti. Ben onu görüp dinlediğim için çok şanslı olduğumu söylerim. İyi ki ben onu görmüş ve o doyumsuz yorumu ile çalıp söylediği Dersim'in geleneksel kılamlarını ondan dinlemişim. O geleneksel Dersim kılamlarının bir deryası idi. Ne yazık ki şu anda onun kayıt altına alınmış bir ses kaydı yoktur. Bu durum beni çok üzmüş ve şok etti ve içimde hep bir ukte olarak kaldı. Kalmaya da devam ediyor. Nasıl olurda bu kadar birikimli ve donanımlı olan böyle bir sanat ve kültür adamının sesi kayıt altına alınmaz diye hep feryad etmişimdir. Keşke o zaman mümkün olsa idi ben Usene Qalmemi’nin sesini kayıt edip muhafaza altına alabilseydim diyorum.

O bu kültürü icra ederken ben çocuktum. Sadece çocukluk ruhu ile onu dinliyordum. Onun 30 Mayıs 1964 tarihinde hakka yürümesine kadar, bizim köyde ses kayıt cihazı yoktu. Bundan dolayı onun sesi kayıt edilmemiş ve muhafaza altına alınmamıştır. Şimdi hep ah ediyorum ve diyorum ki, keşke Usene Qalmemi’nin sesi olsa da dinlesem, daha çok Dersim kılamlarını öğrensem. Ne yazık ki bu mümkün değil ve olmadı. İkinci ve benim için en önemli arzu ve isteğim, yıllardan beri toplayıp titiz bir çalışma sonucunda aslına uygun, doğal otantikliğini bozmadan yazılı hale getirmek suretiyle, yeniden düzenleyip derlediğim bu kılamların tamamını öyküleri ile birlikte yazıp kitaplaştırmaktır. Bunu zaman gösterecektir. Çünkü birkaç yayın evi ile konuştum, onlar biraz maliyetli olacağını söylediler. O şekilde kaldı. Eğer bunun için bir sponsor bulma imkanım olursa, bu arzumu yerine getirmek istiyorum. Umarım olur. Bu geleneksel müziği icra eden sanatçı ve ozanlar kalmadı. Ancak yazılı hale getirip kitaplaştırarak kalıcı hale getirilebilinir. 

-Şu anda nerede yaşıyorsunuz, neler yapıyorsunuz, sağlık sorunlarınız var mı?

Şu anda İstanbul’da yaşıyorum. Her sene ilkbahara doğru köye gidiyorum, altı ay orda kalıyorum. Sonbaharda tekrar İstanbul’a dönüyorum. Yani altı ay Dersim, altı ay İstanbul, git gel ile ömür tüketiyorum. Şimdilik İstanbul’da yıllar önceden araştırıp elde ettiğim eski ozan ve sanatçılara ait ses kayıtları üzerinde çalışıyorum, onları dinliyorum. Acaba onlar arasında unutup yazamadığım ya da dinlerken kaçırdığım Dersim kılamları olabilir düşüncesiyle tarama yapıyorum. Repertuvarımdaki bütün kılamları öyküleri ile birlikte yazıp, bilgi sayar ortamına aktarıyorum. Araştırarak ulaşabildiğim eserler varsa, onların derleme ve düzenlemesini yapıyorum. Dolayısıyla çok yoğun çalışıyorum. Sağlıkla ilgili her hangi bir sorunum yok. Zaman ne gösterir bilmiyorum.

-Yeni yetişen sanatçılardan, aydınlardan, gazetecilerden, gençlerden neler bekliyorsunuz, neler yapmalıdırlar sizce?

Dersim açısından bakarsak her şeyden önce, ben sanatçı olacağım diyen ve bu yola baş koyan bir genç öncelikle eğitimli olması, yapmaya karar verdiği işi çok sevmesi, bireyi olduğu topluma karşı kendisini sorumlu his etmesi ve o toplumun özünü geleneklerini, tarihini, kültürel değerlerini önemsemesi ve onların o toplumun malı olduğunu, yaratıp yaşattığı değerler olduğunu bilmesi onları koruyup yaşatması ve geleceğe taşıması gerekir. Aydın bir toplumun aynasıdır, ışığıdır. Işık olmayınca karanlık aydınlanmıyor. Benim şahsi düşüncem aydın daima toplumun içinde olmalıdır. Toplumun içinde olursa ona aydın denir. Aydınlarımızın daima toplumu ile uyum içinde olması gerekir. Dersim toplumunun hemen hemen yüzde yüzü okur yazardır ve çok eğitimli bir toplumdur. Dolayısıyla çok önemli ve üst düzey aydınlar yetişmiştir. Toplumlarda aydınların çok önemli bir yeri vardır. Bir toplum sayıca ne kadar çok, kültürce ne kadar bir zenginliğe sahip olursa olsun, kendilerine öncülük edecek aydınlara ihtiyaç duyar... Bir toplumun aydınları kendilerini çok iyi eğitmesi gerekir. Aydınlarımızın kendi toplumuna öncülük etmesi kendi dünya görüşü doğrultusunda bilgilendirmesi, toplumla daima diyalog içinde olması, halkın düşüncesine değer vermesi, değerlerine bağlı olması, toplumun kutsallarına saygılı olması ve topluma öncülük edebilecek bilgi ve birikim seviyesine ulaşması gerekir. Aydın olmak kolay değildir. Bulunduğu topluma karşı daima sorumluk içinde hareket etmek durumundadır. İnsanını, toprağını, doğasını sevmesi gerekir. İnsanlar arasında gelişebilen olaylar karşısında tarafsız olmalı, doğruya doğru, yanlışa yanlış demeli. Herkes sussa bile aydın susmamalıdır. (devam edecek)

 

 

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz