Babaların günahları ile atın kafeslerde yaşayanlar 
19 diktatör çocuğunu konu edinen “Diktatörlerin Çocukları” adlı kitap babaların günahları ile atın kafeslerde yaşayan çocukların hayat hikâyelerinden kesitler sunuyor. Bu hikâyeleri politika ile anlamak mümkün değildir.
17.11.2018

Müslüm YÜCEL

Carmen, Fidelito, Svetlana, Eda, Bartelemo, Li Na, Zoya, Uday, Diab… Bunlar sıradan birer isimdirler ve bizim için hiçbir şey ifade etmezler ama soyadlarını duyunca birden gözlerimiz açılır, çok şey ifade ederler; en başta korku ve korkuyla birlikte yüzlerce kavram birden beynimize hücum eder. Bunlar yüzyıldır öç, öfke ve kinleri ile hayatımıza damgasını vurmuş, hatta insanlığın hayatını kararmış diktatörlerin çocuklarıdır.

Jean- Christophe Brisard ve Claude Quetel tarafından hazırlanan ve 19 diktatör çocuğunu konu edinen “Diktatörlerin Çocukları” adlı kitap babaların günahları ile atın kafeslerde yaşayan çocukların hayat hikâyelerinden kesitler sunuyor. Bu hikâyeleri politika ile anlamak mümkün değildir. Bu yüzden bu hikâyelerden filmler yapılmış, romanlar yazılmıştır. Bu çocukların kimisi “iyi aile babası”, “devlet adamı” kültürünün kimi zaman aksesuarları, kimi zaman kötü devi besleyen kan olmuşlardır; yaşadıkları saraylar mabet, kendileri de garip birer mabutturlar. Babaları ise kimi zaman bu çocukları bozuk para gibi harcamıştır; para üstü gibi duruşları ise kimine acı kimine güç vermiştir. Babaları gibi olamamak ve babalarından kurtulmak gibi bir sırattın üstünde durmuşlardır. Hep bir şeyler yapmak istemiştir; kimi zaman babalarının gölgesinde kalmış, kimi zaman babalarının suçları ile hayatları kararmıştır. Özetle, babalarının anılarını dahi kaldıracak güçleri yoktur. Babaları “halkların babası” (Stalin), “Roma’nın ruhu” (Mussolini), “Konfüçyüs’ten yüce ve büyük” (Mao), “Ruhların Büyük Ateşleyicisi” (Duvalier), “Ulusun babası” (Kim Cong), “Kutsal İmparator” (Bokassa), “Orduların babası” (Pinocher), “Şah” (Rıza Pehlevi), “İslam’ın Kılıcı” (Kadafi) gibi unvanlarla anılırlar; tuhaftır, hepsi halkın desteği ile yıllarca halkı inim inim inletmişlerdir. Hüsnü Mübarek, halkın yüzde sekseninin oyunu alıyordu. Saddam Hüseyin yüzde doksanını…

Diktatör çocuklarının kimi intihar ediyor, kimi öldürülüyor, kimi sefil bir hayat sürüyor; babaları yaşadığı zaman nasıl bir ateşin içindelerse, babaları öldükten sonra başka bir ateş onları bekliyor. Aile sıcaklığı ruhlarını sarmıyor hiç.
Stalin’in iki eşinden, üç çocuğu oluyor: Svetlana, Vasili, Yakov. Bu eşlerden Nadezhda intihar ediyor ve intihar gizli tutuluyor: Parti sırrı. İntiharın nedenleri üzerinde durmuyor kimse. Nadezhda, intihar ederek, çocuğuna ve Stalin’e ihanet ediyor! Böyle yorumlanıyor. Stalin’in çocukları okulda hiçbir ayrıcalıktan istifade etmiyorlar. Ama Kremlin Sarayı’nda beslenme konusunda iyidirler. Oğullarından Yakov asker oluyor. Almanlara esir düşüyor. İki yıl bir Alman kampında kalıyor ve Hitler’in emri ile bir sirk hayvanı gibi sergileniyor. Hitler, bir ara haber yolluyor, oğluna karşılık esir askerler. Stalin kabul etmiyor. Gururludur. Yakov öldürülüyor. Bundan mıdır bilinmez, Stalin, Hitler’i sağ yakalamak istiyor, “Berlin’in taşlarının altına bile bakın” diye askerlerine emir veriyor, amacı da onu bir sirk hayvanı gibi Moskova’da sergilemektir. Stalin’in diğer oğlu Vasili askerdir yine. Babasının ölümünden sonra kucağında büyüdüğü Beria’nın emriyle tutuklanır. Sekiz yıl hapiste kalır. Çıktığında tek dostu alkoldür. İktidar soyadını yasaklar ve Kazan’da kimliğini gizleyerek yaşamasına izin verir. Aşırı alkolden ölür. Svetlana babasının gözdesidir ama babasını bir türlü bulduğu eşler konusunda ikna edemez. Babasının ölümünden sonra da parti, bir yandan Stalin’in cesedini mumyalar, diğer yandan çocukların hal çaresine bakar. Svetlana 1967’de Hindistan’a gider ve aynı zamanda Amerika’ya iltica eder. Artık ordusu ve iktidarı ile gurur duyan iki ülkenin kıskacındadır. Gazeteler, TV’ler peşinden koşar. Çok satanlar listesine giren kitaplar yazar, evlilikler yapar; çocuklarının ikisi Rusya kalmıştır; göremez onları, onlar da annelerini reddederler zaten. Svetlana hayattan şunu öğrenmiştir:

“Bir babanın günahlarını ödemek için üç kuşak gereklidir.”

Sol dünyanın gür ırmaklarından bir diğeri Mao’dur; bilinen on çocuğu olmuştur. Sevdiği, “oyuncak bebek” diye seslendiği bir tek çocuğu vardır; kızı, Li Na. Mao için çocuk devlet siyaseti gibidir. Ona göre fazla çocuklar çiftçilere verilmelidir; burada hem iş öğrenir hem de iç savaş halinde başa bela olmazlar. Kendisi de bu işin öncüsüdür. Zizhen bunlardan biridir. Mao’nun kaç eşi olduğu bilinmez. Genç kızlarla birlikte olmaktan hoşlanır; çocukları doğar ve bu çocuklar hiçbir zaman ayrıcalıklı olmazlar. Bir çocuğunu Stalin’e gönderir. Sovyet ordusunda kalır. Mao da çocuklarına soyadını kullanma yasağı uygular. Çocukları, Mao’nun imtiyazını kullanamazlar. Her şey parti içindir. Mao’nun çocukları birbirlerini babalarına ihbar etmekten çekinmezler, bunun karşılığında ödül alırlar. Ailede devlet gibi ihbarla ayakta kalan bir şeydir. Pek ilgilenmese de çocukların hayatı her koşulda Mao’nun ellerindedir. Bir başka oğlunu Kore’ye gönderir. Oğlu ölür. Mao, düşman elinden gerçekleşen ölümü kabul etmez, üvey annesinin bile ağlamasını yasaklar. İktidarının ilk iki yılında üç, toplamında elli milyona yakın insanı öldüren Mao’yu bugün, komünistlerin nostalji olsun diye düzenlediği toplantıların müdavimi ve aksesuarı olan kızı Li Na tanrı gibi sever. Li Na evlendiği zaman babası ona Marx ve Engels’in eserlerini hediye etmiştir. Başka bir şey vermez. Li Na bir ara evlenir ama bu evlilik ailenin hoşuna gitmez; damat, hemen casuslukla suçlanır ve sınır dışı edilir. Mao, çocukları ile görüşmez ama sürekli takip ettirir. Ama Çin bugün değişmiştir ve Mao’nun torunu Kong Dıngmei, dedesini bir fabrika gibi işletir, onunla ilgili kitap yazarak, Çin’in beş yüz zengini arasına girer.

Mussolini, Edda’yı kimi zaman şımartır; müzik eşliğinde uyutur, şarkı söyler, sırtında taşır… Ama bir süre sonra kızında eril bir yan keşfeder ve onu erkek gibi yetiştirmeye çalışır. Edda ise gizli makyaj yapar. Babası onu yatılı okula verir; amaç, halktan kopuk olmamasıdır. Kızın evlenme yaşı gelince, babası tedirgindir, etrafında hafiyeler döner. Hiç kimseyi beğenmez. En son Galeazzı Ciano ile evlenir. Kilise önünde faşistler kılıçlarını çeker ve çiftler bu kılıçların altından geçer. Çok geçmez, Ciano, Musolini’nin emri ile bir sandalyeye bağlanır, sonra da yüz kızartıcı bir şekilde, sırtından vurularak öldürülür. Edda, İsviçre’ye gönderilir, burada bir psikiyatri merkezine yatırılır. Gazeteciler etrafında döner, kocasının günlüğünü satar. Bir yıl sonra babası ayaklarından asılarak öldürülünce Edda iki defa acı çeker; biri babasının ölümü, ikincisi babasının yanında olan metresidir. Babası ölünce Edda tutuklanır. Öldüğünde yanında kimsesi yoktur.

Diktatörlerin hayatları birbirine benzer. Nikolay Çavuşesku’nun kızı Zoya’nın da Edda’ya benzer bir kaderi vardır. Zoya, bir yanda Tanrı baba, diğer yandan Valentin ve Nicu adlı ağabeylerin kıskacında yaşar. Çavuşesku bir “açılım adamı” olarak başa gelmiştir. Zoya da bu kişisel mitin oluşturmada aksesuar olacaktır. Babası ile çekilen fotoğraflarda işi gülmektir. Babası onu öperken görüntülenir sıkça. Zoya iktidarın su gibi akan imkânlarını kullanır. Skandal aşklar yaşar. Babasının önce gözdesi sonra yıkıcısı olan Petre Roman bunlardan biridir. Ama Zoya’nın sevgilileri aile zevkine hiçbir zaman hitap etmezler. Hatta bir keresinde bir otelde bir sevgilisi ile basılır. Bunun üzerine aile otelde kalmak için evli olmayan çiftlere oda verilmesini yasaklayan bir yasa çıkartır. Buna rağmen güç istenci babalık duygusu ile birlişir; Zoya, babasını sevmez yalnızca, tapar. Ancak günün birinde anne ve baba kurşuna dizilirler. Zoya hapse atılır. TV’ler evine girer, yaşadığı lüksü sergilerler. O zamanlar içi dolu bir buzdolabı bile halkın tepkisini çeker. Metal bir terazi bile, “som altından terazi köpeklere verilen eti tartmak için kullanılıyor” diye yorumlanır. Babanın bütün suçlarının bedeli ondan sorulur. Anne ve babası rastgele bir yere gömülmüşlerdir. Oraya hiç gitmez.

Diktatörler vatanı babalarından devralırlar bazen. Bunlardan biri Şah Rıza Pehlevi idi. Şah, Humeyni tarafından devrilince çocukları dağılır. Bugün ailenin erkek temsilcisi kalmamıştır. Kızı Leyla depresyon ve anoreksiya hastasıdır; 2001 yılında Londra’da aşırı dozda uyku ilacı alır, intihar eder; 2011’de aileyi ikinci bir ölüm sarsar; varis, Ali Rıza, Boston’da kafasına bir kurşun sıkar. Ama karısı hamiledir. Bu aileyi sevindirir. Bir kızı olur. İmparatoriçe Ferah Pehlevi, kızın adını İryana Leyla koyar. Bir gün der Ferah, İran’a dönersek, şah tahtının varisi “işte Leyla’dır.” Küçük de olsa başını açtığı için kırbaçlanan İranlıların umudu bu kızdır şimdi.

Diktatörlerin çok çocukları olur. Fidel Castro’nun kaç çocuğu olduğu bilinmez. Jean Bedel Bokassa’nın bilinen 20 eşinden 36 çocuğu olmuştur. Bokassa bazen bütün aileyi toplar ve onlarla fotoğraf çektirir; ülkemi, bu çocuklar ve anneleri gibi idare ediyorum der gibidir. Çocuklarından bazıları için bu durum altından bir kafestir. Bazen çocuklar birbirine girer. Birbirlerini öldürürler. Kimi zaman biri diğerini idam eder. Bugün Bokassa’nın çocukları dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Kimi restoran işletir, kimi uyuşturucu kullanır. Kimi Fransa’nın metrolarında yaşar. Oğullarından Charlemagne sokakta ölür. Cesedi tesadüfen bulunur. İntihar ve bir köşede ölüm sanki diktatör çocuklarının garip bir kaderidir sanki. Mobutu’nun oğlu Raphel gibi…

Kalabalık aile kurmak isteyen Pinochet’in de beş çocuğu vardır ve Şili onların bankasıdır. Devlet ve ordu onların emrindedir. Baba da evi zaten bir nevi kışla gibi yönetir. Kendisinden uzun ve akıllı kimseye tahammülü yoktur. Çocukları istedikleri kimseyi ticari olarak batırır, istediklerini çıkartırlar. Bankalar onların cüzdanlarıdır. Ancak babaları devrildikten sonra birbirlerine düşerler. Kulakları yurt dışına kaçırılan, buralarda bankalara yatırılan, dondurulan paralardadır.

Babasını örnek alan ve onun gibi olmak için babasının baskısına uğrayan çocuklar da vardır. Bunlardan biri Saddam Hüseyin’in oğlu Uday’dı. Saddam, bugün radikal İslamcıların bayrağı gibidir. Çocukları kusursuz birer sonradan görme olarak bir diktatörün çocuğu olmanın her türlü faturasını ödediler. Şiddet tek mirasları oldu. Hüseyin kimi işkence, özellikle idamları oğullarına izletir. Oğullarından Uday, düşmanlarını ortadan kaldırırken babasını taklit ettiğini söyler. Babaları her fırsatta onları hor görür, aşağılar. Bir keresinde Dicle nehrine bakarak, “keşke ailesiz olsaydım” der. Çünkü babaya göre oğullar para ile şımarmış ve yozlaşmışlardır. Uday’ın birikimi yoktur. Tıp Fakültesi’ne girer ama burada dikiş tutturamaz, mühendislik okur, orada da başarılı olamaz; herkesin zor bela girdiği okullara o, teveccüh etmiştir çünkü. Dev bir serveti vardır; 5 bin araba, evler, depolar, aslanlar… Uday, işkence uzmandır. Bazen kendisi işkence yapar. Acı çekenlerin sesi iyi gelir ona, zevk alır. Falakaya bayılır. Bazen işkence yapılanların seslerini telefonla dinler. Uday, babası gibi -kopya- benzer birini arar, bulur; adı Yahya olan bu adamın burnunu kendi burnuna benzetmek için ameliyat yapar. Bir keresinde amcasının oğullarından birini öldürür. Babasını kızdırır; babası, arabalarını ateşe verir. Bir başka cinayet artık bardağı taşırır. Saddam, oğluna sekiz yıl hapis cezası verir ama bu İsveç’e sürgünle son bulur. 2003 yılında Uday ve Kusay Musul’da bir villada bastırılır. Üç saat çatışma yaşanır. DAİŞ militanları bu ölümü kutsarlar : “Bu kahramanca ölüm onların veballerini ve suçlarını silmeye yeter.” Ailenin şimdiki bayrağı Saddam’ın avukat olan kızı Rağhat’ın elindedir. (İznews)

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz