Amman bu aileye yaklaşmayın!
Birkaç gün önce peşini bırakmayı düşünmediğim haberlerden biri daha geçti gözlerimin önümden. “Erdoğan’ı tanımıyorlar, 15 Temmuz darbesini bilmiyorlar” başlığıyla okuduğum haberin ayrıntısına girmeden, “aaaa ne güzel harika bi’şey” dedim.
07.11.2018

Hilal NESİN

Medya dünyasından süzülüp gelen haberlerin başlığına göre haberi okuruz. Bazılarımız ayrıntıyı okur, bazılarımız da kitap özeti okuyan ‘sırık’ gibi özete bakar, öyle bırakırız haberin peşini ve ahkam keseriz. Birkaç gün önce peşini bırakmayı düşünmediğim haberlerden biri daha geçti gözlerimin önümden. “Erdoğan’ı tanımıyorlar, 15 Temmuz darbesini bilmiyorlar” başlığıyla okuduğum haberin ayrıntısına girmeden, “aaaa ne güzel harika bi’şey” dedim. Daha sonra haberin ayrıntısına girdim. 2500 rakımlı Hoşan Dağı'nın zirvesine yakın bir yerde yaşayan aile, yıllardır toplumdan izole olmuş şekilde yaşıyormuş. “Ev” denilen yerde ise elektrik yok su yok kısaca insan hayatını kolaylaştıracak hiçbir araç gereç yok, haliyle dünyayla iletişimleri kesik. Ailede okuma yazma bilen yok Türkçe’ de bilmiyorlar, Zazaca konuşuyorlar. Muhakkak haberi yapanlar o başlığı haber ilgi çeksin diye atmışlardır. Oysa ben o başlığın devamını okuyunca aklıma kimi tanıyıp kimi tanımadıkları gelmedi, yani çok önemli değil Erdoğan’ı tanıyıp tanımamaları. Biz tanıdık da ne oldu başımız göğe mi erdi? Aksine başımız göğe ermesin diye başımıza getirmediği kalmadı. Haaa birde şu var ki atlanmaması gereken, Erdoğan’ın gerçek kimliğini ve gerçek niyetini bilmeyen onu tanımayan milyonlarca insan var onu tanıdığını sanarak, dağın başında değil metropollerde şehirlerde kısaca iletişimin olduğu yerde yaşayan.

Bana göre asıl konu şu olmalıydı: Bu aile Kürd bir aile, bu aile neden yaşamak için o dağın başını seçti? Kimden neden korkup kaçtılar? Hangi anne baba çocuklarını böyle bir yaşamın içinde yaşamaya mahkum eder? İnancından dilinden dolayı kimliğini saklamak zorunda kalan milyonlarca aileden biri olmamak için gitmiş olamazlar mı? 

Bütün bu soruların cevabı tarihte gizli değil her şey gün gibi ortada. Her gün kimliğinden inancından dolayı zülüm işkence baskı görenlere baktığımızda bu coğrafyada değişen bir şey olmadığını görüyoruz. Çocuklarının ölmesini istemeyen kendi dilleri inançları ile yaşamalarını isteyen bir babayla annenin vermiş olduğu karar olduğunu düşünüyorum. Kendi dilini inancını yaşayamamanın özgürlük olmadığına inan iki insanın kararına kızılmaz onları orada öyle bir yaşama iten sebepler sorgulanır.  

Gelelim başlığa: “Erdoğan’ı tanımıyorlar, 15 Temmuz darbesini bilmiyorlar” Bu aileye başlıkta adı geçen şahsı tanımadıkları için neler kaçırdıkları söylense acaba “tüüüh” mü diyecekler yoksa “ohhhh iyi ki buraya gelmişiz” mi diyecekler diye cevabını bildiğim(iz) soru sormak komik olur, ama biz yine de birazcık komiklik yapalım. “Örneğin” dedikten sonra bu aileye zart-ı muhteremin hangi bir yalanını hangi bir dolanını hangi bir hukuksuzluğunu anlatılacağını bilemedim. Okumadığı okulun diplomasıyla başlayan macerasına ne isteyse verdiği FETÖ hocasıyla devam ederken, “başkanlık” sistemini getirmek için darbe hikayesi ile nasıl hayallerine kavuştuğunu anlatmak zor. Kutsal kitabı sallayıp din iman üzerinden eline doladığı insanları makarnayla uyutup kömürle uyuşturduğu, üzerine millet bahçesinde kek yedirdiğini anlatmaksa her şeyden daha zor. Dramatik olansa 1100 odalı sarayın elektrik faturası ve tüm masrafları cebinden çıkmayan aileye sarayı anlatmakta imkansız değil de ne? Ekonomisi iflas etmek üzere olan bir ülkenin cumhurbaşkanın personelinin bir yılda toplam 106 milyon 813 bin 327 TL harcandığını anlatsak anlarlar mı? Sarayın mutfak masrafı için halkın cebinden yılda 2.6 milyon TL harcadığını söylesek ne derler? Sarayın fııırst leydisinin kol çantasının fiyatının asgari ücretle çalışan işçinin kaç yıllık maaşına eş değer olduğunu anlatmak macera olmaz mı? Sarayın bir yıllık temizliği için 3 milyon 244 bin TL ödendiğini söylesek tepkileri ne olur? Oldu da gittik bu aileye her şeyi bir bir anlattık; “Olsun itibarımız için biz aç kalalım iki göz odada yaşayalım, yeter ki dünya da itibarımız olsun saraya canımız feda” derlerse ne yaparız. 16 yıldır izole yaşam sürmemişler anlatılanları anlamamış yaşananları görmemiş. Ehli kâmillere, mürekkep yalamışlara, izole olmayan hayatlarında her şeyi analiz edebilecek beyine sahip olmuşlara, olanları anlamazken bu aile nasıl anlayacak bizi, ya biz yine anlatmayı beceremezsek ne olacak?

Onca soru işaretinin olduğu yerde bir tek sorunun cevabıyla yetinseler, ellerinin tersiyle itseler gerçeği, onlar da bir yalana esir olurlarsa n’olacak. En iyisi bu aileye hiçbir şey anlatmamak, hangi zamanda kalmışlarsa kalsınlar, hatta bunlara kimse yaklaşmasın, kimse bu aileye dokunmasın, mutlu mutlu yaşasınlar. Zaten her şey o kadar basit değil zira hiçbirimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Olanları öğrendiklerinde bu aile bize; “Peki tamam anlattıklarınızı anladık da biz dağa çıkmıştık bunlar buraya gelirken siz düz ovada ne yaptınız” diye sorsa başta CHP olmak üzere birçok parti de, ben gibi partisizler de, ülkenin aydını, yazarı, okuru, çizeri de apışıp kalmayacak mı? “Kalmayız” diyenler varsa kendilerine hak veriyorum, bazılarımız gelinen süreçte hiçbir sorumluluk kabul etmemek için onun/onların gökten zembille indiğine inanıyoruz.

Tabi bu ülkeden çok aklıselimlerde geçti, muazzam eserler, şatafatsız yaşamlarının içinden süzülen örnek çalışmalar bıraktı gitti. Bu isimleri bilmelerini isterdim, fakat onları da anlatmayalım, bildiğiniz gibi herkes kendisine göre anlatır, kimi ‘en iyi Demirel’di’ der, kimi ‘en iyi Ecevit’ti’, der kimi ‘Özal’dı’ der, kendi kahramanlarının isimleri alır başını gider. Kimi ‘en iyi şair Nazım’dı’, kimi ‘Ahmed’di’ der, kimi kendine göre en iyi olan ressamı, romancıyı, müzisyeni sayar. Fakat hep kendimizce iyi olanının adı geçer, ötekileştirme, ayrıştırma, kişisel kızgınlık, sınırsız egoları süpürür bi’çok ismi. Şimdilerde, “birinin adını söylesek diğerine haksızlık olur” diyenler yoktur bizim alemde. Varsın onlar bilmesin ne siyasetçi adı ne yazar, ne çizer adı. Hoşan Dağı'nın eteğinde yetişen çiçeklerin otların adı yeter onlara, dinlemesinler acı yaşamlarla bütünleşen ezgileri, zulmü yazan kalemlerden dökülen sözcükleri varsın okumasınlar, silah namlularından çıkan kurşunlarla son bulan bedenlerin “ahhh” sesi gitmesin kulaklarına. Duyumsamasınlar bu coğrafyada bitmeyen anne ağıtlarının yürek yakan acısını. Hiç şüphesiz börtü böcek sesi daha iyidir şu zamanda. Belki de benim şairim Orhan Veli’nin sözcüklerinde buldular kendilerini kim bilir?

“Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekanlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.”

Elleşmeyelim onlara, temiz kalsın onlar, zirveye yakın yaşamları bizim çamura batan yaşamlarımızın yanında ziyan olmasın.

...

Hilal NESİN - Müzisyen, tiyatrocu. Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürarslan Konservatuvarı'nda Türk Halk Müziği Bölümü'nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi aldı. 4 yıl Aydın TV de program yaptı.

Kadın sorunlarının sahneye aktarımı ve kadınları sosyal hayatın içine almayı amaçlayan Çeşnibahar Kadınlar Tiyatro Topluluğu'nu kurdu, sanat yönetmenliğini yaptı. Çeşnibahar Müzikali'ni hayata geçirdi.

Kadın sorunları eksenli, yazıp yönettiği Koca Yasa oyununu yurt içinde ve yurt dışında sergiledi. Yazıp yönettiği Gıvır ve Pembe Gözlük Mor Ayna oyunları sergilendi. “Şeyh Bedrettin’den Bu Yana Can Yana Oratoryosu’nun” yönetmenliğini yaptı.

Antalya Muratpaşa Belediyesi Sosyal Yardım İşler Müdürlüğü bünyesinde kültür sanat sosyal projelerde yer aldı. “Koca Yasa, Şeyimin Derdi, Gevşek Vidalar, Kızınca Kıyamet, Diren Muhtar, Bir Atımlık Sen, Ademin Bademleri” isimli kitapları yayınladı.

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz