Gitmek...
Zaman mı durmuştu yoksa gece mi daha kararmıştı bilmiyorum ama Elbe Nehri`nin sert rüzgârının yüzüme değmesi ile parlayan aydınlatma ışıklarının yanında olduğumu fark ettim. Sonra, suyun derinliklerine düşen düşlerimi aramaya başladım, yoktun...
30.10.2018

Şerif KAPLAN

Hamburg'a usul usul yağmur yağıyordu. Ne parlayan bir yıldız, ne de mehtap vardı. Sanki gece karası gözlerin düşmüştü şehrin üstüne, her yer her şey kapkaraydı.

Sen yoktun...

Çekip gitmiştin anlamsız  bir zamanda, vakitsiz bir ecel gibi. 

Gidişin, yüreğime sığmayan bir sancıydı şimdi. Ellerindeki keskin aşk bıçağı ile durmadan, ince ince yüreğimi kanatıyordun. Çaresizlikten, yüreğim göğüs kafesimi bir zıpkın gibi yaralıyordu.

Kulaklarımda, yaprak dökümünün “Yoksun” şarkısı, bozuk bir plak gibi durmadan tekrarlanıyordu. Tek armağan gibiydi senden kalan...

Artan bir acı ile gri yaşama hüznüm düşüyordu. Islak kirpiklerim arasında görebildiği kadarı ile baktığım her yere düşen siluetinle birlikte, kaldırım taşlarında yürüyordum. 

Yaşam, devrilen bir enkaz gibiydi yokluğunda...

Ve gitmek istiyordum, terk etmek her şeyi, her şeyi geride bırakarak. Biliyordum parçalanan beni toplamak, toparlamak çok kolay olmayacaktı. Her semtte, her barda, her caddede bir parçam kalıyordu. Her yudum alkolde, gece karası gözlerin biraz daha üstüme düşüyordu...

Kaldırım taşları rengiyle ahenkli olan gecenin içine yanıma aldığım “ben” ile dalıyorum. Ellerim bir fazlalık gibi etrafımda, boşluğa düşen bir cisim gibi dolaşıp duruyordu. Sonra ellerimin sığınacak bir yeri vardı, usulca oraya girdiler. Adımlarım ise nereye götürebileceğinin bilinmezliği ile şaşkındılar. 

Zaman mı durmuştu yoksa gece mi daha kararmıştı bilmiyorum ama Elbe Nehri`nin sert rüzgârının yüzüme değmesi ile parlayan aydınlatma ışıklarının yanında olduğumu fark ettim. Sonra, suyun derinliklerine düşen düşlerimi aramaya başladım, yoktun...

“Sular birbirlerine ulaşırlarmış” diyorlar, bilmiyorum ne kadar gerçek ama ellerimi suyun içine daldırdım, hani belki bir gün sende bir su kenarına gider, aklına ben düşerim de, ellerini suya sokarsın diye, hiç olmasa aynı suya değmiş olacaktı ellerimiz... 

Sonra usulca göğsümü zıpkın gibi yaran yüreğimi suya bırakıp gerisin geri geldim.

Sokaklarda, semtlerde, barlarda bıraktığım parçalarımı tek tek toplamak istedim.

Hani giderken, bana ait olan hiç bir şey geride kalsın istemedim.  Topladığım her parçamin yerine yenisini bırakarak gittim. 

Giderken en iyisi mi her şeyi bırakmaktı!

Şehirleri, semtleri, caddeleri, barları, aşkları, sevgilileri, dostları, arkadaşları... 

Nereye mi gidecektim, bilmiyorum...

Belki Singapur'da balıkların ağızlarında getirdikleri aşk tutkusunda seni arayacaktım, belki Saygon'da bir şişe pirinç rakısına kendini satan “fahişelere” hıncımdan küfür edecektim, belki Beyrut'ta, sana gelmek için uçak kaçıracaktım, belki aşklar şehri Paris'te, kırmızı şaraba düşen gülüşlerini içecektim, belki kristal şehir Prag'ta yüzüne koşacaktım, belki Karacadağ serinliğine hasretimi bırakacaktım, belki de bir kaç gece içmez parmağına bir yüzük alırdım...

Bilmiyordum!  

Yalnızca bazen gitmek gerektiğini biliyordum ve şimdi zaman tam da o vakte vuruyordu.

En kötüsü neydi biliyor musun, sen yoktun ve ben beni alarak gidecektim. Yani bu demekti ki her şeyi yanıma alıyor olacaktım. 

Gitmek isteyen herkes, geride her şeyi bırakarak, bütün sıkıntılarından kurtulacağını düşünür. 

Herkesin bir gitme hikâyesi ve nedeni vardır. 

Biri arabesk bir aşkın pençesinde işkenceye dönüşen yaşamından kurtulmak için alıp başını gitmek ister; biri ekonomik nedende çaresizleşir;  biri yaşama karşı aciz kalır; her şeyi bırakıp gitmek ister; biri dinin “ahiret işkencesinden” kurtulmak için çaresizce dua eder durur, biri katı tarikatlara dünüşen ideolojilerin pençesinden kutulmanın telaşında...

Bazen herkes bir yerlere gitmek ister; sıkılınca, yenilince, terk edilince, bıkınca, yeni bir şey görmek isteyince...

 

  

 

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz