Mülteci kanı müthiş karlı bir pazar
“AB, sadece Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışan grupların değil, Türkiye üzerinden yeniden dağılıma girecek olan Suriyeli cihatçı grupların kendi ülkelerine geri dönüşünü ve hatta Türkiye’den kıta Avrupası’na geçen yeni entelektüel göçün de regülasyonunu öngörüyor.”
01.10.2018

Esat KINIŞ

IMPNews - UNICEF’in verilerine göre, 2017 sonu itibariyle dünya genelinde zorla yerinden edilmiş yaklaşık yetmiş milyon insan, neredeyse yarısı 18 yaşın altında olan 25 milyon mülteci, kendi ülkesinde yerinden edilmiş 40 milyon kişi ve 3 milyondan fazla sığınmacı var. Özellikle, son yıllarda Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde meydana gelen ve halen de devam eden çatışma, şiddet ve yoksulluk sebebiyle yaşadıkları yerleri terk ederek Avrupa ülkelerine doğru başlayan mülteci göçü, küresel çapta rekor düzeylere ulaşmış durumda. Gezegenimiz, neredeyse 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana gelişen en büyük mülteci olgusu ile karşı karşıya. Avrupa ülkeleri bir yandan büyüyen mülteci sorununa çare aramak ve mültecilerin ülkelerine girişini önlemek için yeni yasal tedbirler getirirken, diğer yandan Avrupa’da mülteci ve yabancı karşıtı radikal parti ve gruplarda da ciddi artışlar söz konusu. Başta Türkiye ve dünyada sınır sosyolojisi, kaçakçılık ve mülteciler üzerine çalışmaları ile bilinen Prof. Neşe Özgen, değişen mülteci rotaları, uluslararası kaçakçılık şebekeleri ve Avrupa ile Türkiye arasındaki mülteci anlaşmasına dair IMPNews’e değerlendirmelerde bulundu.

‘Cihatçı ve entelektüel göçün regülasyonu’

Özellikle Türkiye’de birçok sınır bölgesinde yıllarca saha çalışmalarında bulunan, Türkiye’den Yunanistan ve Avrupa’ya geçişlerde konuyu yakından gözlemleyen Prof. Neşe Özgen’e göre, “Avrupa Birliği’nin Haziran ayında Viyana’daki toplantısı, sadece Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşmaya çalışan grupların değil, Türkiye üzerinden yeniden dağılıma girecek olan Suriyeli cihatçı grupların kendi ülkelerine geri dönüşünü ve hatta Türkiye’den kıta Avrupası’na geçen yeni entelektüel göçün de regülasyonunu öngörüyor.”

Özgen, Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçişlerin sadece iki rota üzerinden gerçekleştirildiğini ve bunun yerel ve ulusal şebekeler için artık geçim kapısı haline geldiğini belirtiyor: “Avrupa'ya geçmeye çalışan tüm gruplar, sadece Türkiyeliler değil artık sadece iki çıkış kapısı kullanabiliyorlar. Uzun süren gözlemlerimiz Suriye'de savaşın başlamasıyla birlikte daha önce mevcut olan büyük uluslararası şebekelerin yanında, pazarın hızlı ve yüksek olması nedeniyle birçok küçük şebekenin oluştuğunu gösteriyor. Türkiye içinde mülteci/kağıtsız nüfusun artışı, denetimsizlik ve şebekelerin çok kolaylıkla insanlara ulaşabilmesi insan kaçakçılığını son birkaç yılda yerel ve ulusal şebekelerin geçim kapısı haline getirdi. Öyle ki görüştüklerimiz kendilerine açlık sınırının altında ücret veren bazı iş sahiplerinin dahi bu şebekelerle anlaşarak, kaçmaya zorladığını, dolandırdığını ve ücreti özellikle düşük tutarak ve insani olmayan koşulları zorlayarak şebekelerin devreye girmesine de yardım ettiklerini anlattı. 

‘Devlet politikaları şebekeleri besliyor’

Ancak özellikle Türkiye -Yunanistan 2014 Geri Kabul Anlaşmasını takiben şebekelerin yolu Balkan Rotasında büyük oranda kesildi. Diğer yerlerin de çıkış emniyeti için kapandığını gördük. Kimi zaman hava koşulları, kimi zaman bu yolların sıkı kontrolü, şebekeleri belli başlı iki yola yönlendirdi. İlki Meriç/Evros'dan birkaç sabit noktada geçiş ve ikincisi de adalar rotası: Midilli Kuzeyi ile Samos ve Kos çıkışı.”

‘Şebekeler pazara uygun olarak yeniden biçimlendi’

Prof. Neşe Özgen bu süreçte daha küçük kaçakçılık şebekelerin, bazı yerel grupların de uluslararası pazara uygun olarak yeniden biçimlendiğini ve merkezileştiğini, buna ek olarak devlet politikalarının da bu grupları beslediğini söylüyor: “Bu süreçte elbette küçük şebekelerin, yerel grupların kimileri de uluslararası pazara uygun olarak yeniden biçimlendi ve merkezileşti. Öyle ki bu şebekeler hem Avrupa'ya sadece gidiş için değil oradan savaşan cihatçı teröristlerin, ilaç, organ, silah, gıda vb. kaçakçılarının  Türkiye içinden geçmelerine, muhtelif mal ve illegalite yollarının (karşılıklı ve anlaşmalı) düzenlenmesinde merkezileşti, güçlendi ve ustalaştılar.  Deyim yerindeyse başka bir ülkede yeni bir hayat kurmak için çabalayanların kanı üzerinden bir yandan iktidarlar kendi sınırlarını yeniden düzenledi ve uluslararası şebekeler de bu yeni yollardaki sınırlı sayıda kurallarla ‘anlaşmanın’ ve rüşvetin yollarını yeniden düzenlediler. Şebekeler yeniden uluslararası sistemlerle bütünleşti, ulusal devletlerin yeni kuralları da (zorla geri gönderme, bazı mülteci gruplarının istenmeyen ilan edilmesi vb.) bunların bir kısmına yardım etti. Örneğin Afgan, Pakistanlı, Afrikalı ve özellikle genç ve özellikle bekar erkekler, ‘uygun sayılan mülteci’ basamağının en son halkasında yer aldılar.” 

‘İşler masa başında kod yazıcılarla hallediliyor’

Uluslararası siteme sıkıca bağlı bir kaçakçılık organizasyonunun var olduğunu söyleyen ve günümüzde mülteciliği; sömürü, denetim, rehinelik ve yalan ağı olarak işleyen bir sistem haline getirildiğini belirten Özgen, devamında şunlara dikkat çekiyor; “Türkiye’den mülteci geçişi ortak kararlarla iki yola indirgendi ve uluslararası sisteme sıkıca bağlı bir yerel kaçak piyasası da yerleşti. Örneğin, pasaportların elektronik kontrolünün yapıldığı ve bu yeni denetim sistemi için milyonlarca doların harcandığı dünyamızda, sahte pasaportlar artık sadece birkaç kod yazılarak halledildiği için, kaçak geçişi gerçekten kolaylaştı: Eskisi gibi filigranlı kağıtlar, patates baskıları efsanesiyle artık uğraşılmıyor, işler masa başında kod yazıcılarla hallediliyor. Türkiye çıkışlı bir Iraklı Kürde, Polonyalı bir erkeğin pasaportuyla sadece kod yazılarak, çıkış yaptırılabiliyor. Ya da kapı denetiminden geçmeye çalıştığında yakalanabilecek olanlar şimdilerde yürüyerek Avrupa'ya iç sınırlardan ulaşıyor. Kapıdan geçmeye çalışırsanız geri çevriliyor ama sınırın olmayan izlerinden yürürseniz her yere ulaşabiliyorsunuz.”

‘Sınırların da kendi kültürü vardır’

“Türkiye tüm sınırlarına metrelerce uzunlukta duvar yapmakla övünüyor ama son haberlere göre 3000 dolar karşılığı Suriye'deki illegal grup üyeleri her nasılsa görünmeden bu duvardan atlayabiliyorlar. Meksika-Amerika sınırının altı yüklü tırların geçebileceği tünellerle dolu. Güvenliğe odaklı bir sistem anlayışı, insanı sadece nüfusa, nüfusu de birer sayıya ve kategorilere indirgeyen bu sağcı politikanın geldiği nokta burası. Ancak unutmamak gerekir ki, sınırın da bir kendi kültürü vardır ve birkaç kez denedikten sonra belki 6-7 sefer kaçakçılara vb. para ödedikten sonra canı pahasına sınırı geçen insanlar, bu kez de geldikleri yerde başka bir sömürü, denetim, rehinelik ve yalanın içine düşerler.”

Mültecilik devletler için bir karlılık ve kazanç/kayıp sonurudur’

Günümüzde mültecilik ilgili devletler nezdinde her türlü sömürüye ve milliyetçiliğe kullanılışlı hale getirilen mülteciler üzerinden toplumun geniş bir alanına yayıldığına dikkat çeken Özgen, mültecilik sorununun devletler için bir karlılık ve kazanç/kayıp sorunu olduğuna vurgu yapıyor: “Devletler, ülkelerin çalışma düzenekleri, istihdam politikaları içinde mülteci işgücü çok önemli bir kar kapısıdır. Çalışacak durumda olan ama çocuksuz genç kadın ile beslemesi gereken 7 nüfusu olan ama özel etnik koruma kategorisindeki bir yaşlı erkek arasında seçim yapmak gerektiğinde devletler emek sömürüsünü öncelikli alırlar. Devletlerin mültecilik politikasında, iç pazar için illegalite ve informaliteyi mutlaka göz önünde tutarak karar verdiklerini unutmamamız gerekir. Buna göre mülteciler toplumda maksimum fayda kapasiteleri gözetilerek yönlendirilir.”

‘Mülteciler milliyetçi yapıyı örgütlemekte de kullanılır’

Prof. Özgen bu durumu da şöyle açıklıyor; “Kampları teçhiz ve istihkâm edecek olan ordu ve bunların şirketlerinden, uluslararası pazarın beslediği, desteklediği yüzbinlerce STK’ya, GONGO’lara (Devlete bağlı çalışan sahte STK’lar), ucuz sömürü pazarı arayan firmalardan, nitelikli emeği ucuza kapatacak büyük şirketlere, kirayı artıracak mülk sahiplerinden, tarımda çalışacak işgücü arayan yaşlı toplumlara, parası uluslararası fonlarca ödenmiş yeni ve genç beyinler arayan üniversitelere, resmi görevli olup kaçak şebekesine yelek sağlayana, bir yandan kaçakçılık yapıp, bir yandan sınırdaki silahlı şebekelere haber vererek geçmekte olanların soyulmasını sağlayanlardan kadın fuhşuna kadar hemen toplumun her kesiminin ‘ihtiyaçları', için, bütün sağcı hırslar için, legal/illegal, formal/informal bütün talepleri dikkate alarak yönelik kararlar verirler. Böylece örneğin çok kırılgan birkaç göçmen grubuyla çekilmiş yakışıklı birer fotoğrafı olan dünya liderleri (Trudeau, Erdoğan, Merkel, Macron vb.) hepsi bir yandan bu iç pazar sömürüsünü de dikkate alırlar. Böylece, belki de birkaç gün sonra fuhuş pazarına düşürülecek genç kadınla ‘genç kadın misafirimiz’ konulu fotoğrafa yerleştirilen dünya lideri, kazançlı çıkanlardır. Hem o ihtiyarın bütün çocuklarının ucuz emek olarak sömürüsüne itiraz edebileceği bütün hak alanlarını da tıkar, hem de yerelin sağcı milliyetçi kalkışmaları için de mükemmel bir zemin hazırlar. Bu sistematik politik ayarlar, bir zaman sonra mültecilerin sömürüsü üzerinden bütün milleti bir araya getiren müthiş milliyetçi bir yapıyı da örgütlemekte kullanılır.”

Ortak bir gelecek için, ortak bir yer tahayyülü’

Özgen’e göre, Temmuz 2018'deki anlaşmalar, mülteci ve sığınmacıların "ilk kayıt oldukları yere gönderilmeleri' hükmünü içeriyor ve böylece AB, kapılarını bir insan hakkı olan "istediği yerde yaşama" hakkına tamamıyla kapatabilir: “Bu durum elbette, bu yeni hükümler yeni kazanç kapıları da açacaktır. Birleşmiş Milletler’in tüm insanı yardımları keserek bütçeyi tamamen belediyeler üzerinden ‘Housing (barınma)’ya aktarma kararı hem müteahhitler, hem mülk sahibi orta sınıf için hem belediyeler için karlı alanlar oluşturuyor. Kaçakçılar da bu karlılığı hemen değerlendireceklerdir. Ancak bu yeni durum, bir yandan ekonomik krizin yaşandığı ülkeleri (Yunanistan, İtalya ve Türkiye) baskılarken diğer yandan mültecilere yönelik bu destekler, geçim sıkıntısı çeken ve işsizleşen yerel halkı büyük bir kızgınlığa iter.” 

‘Mülteci kanı müthiş karlı bir pazardır’

“Mülteci kanı üzerinden toplanan bütçe kara para olsun, gri para olsun, prestij olsun hem devletler hem vatandaşlar için müthiş yararlı ve karlı bir pazardır. Bu pazarda yem olmayı kabul etmeyen mültecinin ve bu korkunç kanlı bulamacın içinde yer almayı reddeden yerel halkların tek çaresi, ortak bir gelecek için ortak bir yer tahayyülünü, ortak bir dünya politikasının hayalini birlikte örgütlemektir.”

Türkiye üzerinden şu an mültecilerin kullandığı iki rota var. Meriç Nehri ve adalar üzerinden gerçekleşen geçişlerde her yıl binlerce mülteci yaşamını yitiriyor. Prof. Neşe Özgen’e göre bu her iki rota da bilinçli olarak açık tutuluyor. Özgen bu durumu şöyle açıklıyor; “Şimdi iki rotada uluslararası insan kaçakçılarının geçişine izin veriyor devletler. Bu iki rota (Meriç ve Adalar) hem tarihsel kaçak süreçlerinin bilgisi hem bu yolları kontrol edenlerin farklı olması nedeniyle iki farklı göçmen grubunu işaret ediyor. Yunanistan'da örgütlenmiş olan “Bordermonitoring” ve “HarekAct” çalışanları, grupları sayıları ve nitelikleri sürekli güncelliyor ve kaydediyorlar. Bu nedenle farklılıkların olduğunu biliyoruz. Örneğin, Adalar rotasının daha parasız, daha yoksul ve canı daha kolay heba edilebilir mülteci gruplarına açık olduğunu görüyoruz. Meriç için elbette bu kadar net (daha paralı, daha prestijli vb. gruplar olduğundan) söz edemeyiz ancak orada da, kaçakçı şebekelerinin, devletlerle daha çok ikili çalıştıklarını ve siyasi olarak karşıya (devletlere) satılmalarının daha karlı olduğu görülen kişi/gruplarla çalıştıklarını fark ediyoruz.”

‘Göç eden kitlelerin niteliği farklılaştı’

Günümüzde göç eden kitlelerin niteliğinin farklılaştığını ve tek bir kategori altında yorumlamanın hata olacağını da açıklayan Özgen, devamında şöyle diyor; “Sayılardan söz ediyorsunuz, biz genellikle tutulan resmi sayıları 4 veya beş katıyla çarparak konuşuruz. Ve bizler insanların mevcut bir kategoriye indirgenmesine itiraz ediyor,  nedenlerine göre birçok biçimlerde yerini terk ettiklerini öne çıkartıyoruz. Şimdilerde sadece ‘mülteci’ kategorisine indirgenmiş gruplardan değil, gönüllü, gönülsüz sürgünlükten, bir başka ülkede başka bir hayat arayanların sayılarından söz ediyoruz. Daha iyi bir hayatı değil sadece yiyebilecek ekmek bulabilmek için yüzbinlerle birkaç gün içinde çevre ülkelere göç eden Venezuelalıları ekonomik göçmen mi sayacağız? Ülkesi Suudiler tarafından bombalandığı için ‘riskli ülke’ sayılmayan Yemenlileri nasıl konuşacağız?  Birkaç zaman içinde milyonlara varabilecek olan iklim değişikliği göçlerini nasıl kategorize edeceğiz? Hala ‘güvenli ülke’ sayılan Türkiyelilerin muhtelif göçlerini nasıl değerlendireceğiz.”

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz