Dünyamızın çocukluk halleri
Çocuklarımızı yalnızlaştıran, onları yalana dolana alıştıran ve kendimize, topluma düşman yetiştirenler de bizleriz. Hiçbir çocuğun suçlu doğmadığını, hiçbirinin ırkını seçme şansının olmadığını da biliriz. Biliriz bilmesine de yine de onlara ırkı, ırkçılığı öğretiriz.
25.08.2018

Metin ÇIYAYİ

Masum yüzleri, tenleri ve dayanılmaz kokularıyla çocuklar… Dünyanın bütün çocukları masumca ve doğanın onlara sunduğu kokularla doğarlar. Hepsi yaşam kaynağının güzel yüzlü resimleridir. Onlardan önce doğanlar da öyleydiler. Onlardan sonra doğacaklar da öyle olacaklar. 

Herkes bilir bebeklerin ilk yılda nasıl harika ve mis gibi koktuğunu. Herkes bilir bunların yarının büyükleri olduğunu. Bazılarının bizim avukatımız, bazılarının suçlularımız, bazılarının doktorumuz, bazılarının ise celladımız olacağını... Geleceğin belirsizliği ve Tanrı’nın bize sunduğunu düşündüğümüz  ‘kadere’ razı oluruz. Onların kaderini çizen kirli beyinler biz olduğumuz için, yarın işleyecekleri suçları ve günahlarını da kadere yükleriz. Kaderi de yazan Allah olduğuna göre, biz şeytanın yer yüzü zebanileri olan büyükler işi kadere ve dolayısıyla Allah'a yükleriz.  

Onları suçlu yapan ve onları o temiz duygularından arındıran bizleriz. Çocuklarımızı yalnızlaştıran, onları yalana dolana alıştıran ve kendimize, topluma düşman yetiştirenler de bizleriz. Hiçbir çocuğun suçlu doğmadığını, hiçbirinin ırkını seçme şansının olmadığını da biliriz. Biliriz bilmesine de yine de onlara ırkı, ırkçılığı öğretiriz.

O güzel ve harika çocuklarımızın yüz binlercesi sokaklarda, evsiz barksız, aç ve perişan vaziyette her gün topluma insanlığa kin bileyerek büyümekte. Cellatlarımız hazır. Yüz binlercesi suç işleyerek, bizim koyduğumuz kuralları çiğneyerek cezaevlerinde o günlerin intikamını almak için gün saymakta. 

Çocuklarımız geleceğimizdir diyor, yüz binlerce nutuk atıyoruz. Bu nutukların uzayı kirletmekten, uzayda ses karmaşası yaratmaktan öteye gitmediğini de hepimiz biliyoruz. Toplumu o kadar kirletmişiz ki artık çocuklara karşı işlenen aşırı suçları önlemek için yasalar çıkarmışız. Yine o yasalarımızı da ilk elden o yasaları koyanlar, bu sistemi yaratanlar çiğnemekte. 

Her ülkenin çocukları koruma yasaları vardır. O ülkelerde yasayan herkes bu kanunların yeterli olmadığını biliyor ve yakınıyor. Ve her ülkede o yasa yapıcılar çok iyi biliyorlar ki temiz toplum yaratılmadan temiz gelecek yaratılamayacağını. Dünyada sayılı birkaç ülkeyi saymazsanız geri kalan bütün ülkelerde çocuk enkazlarından geriye bir şey bulamazsınız. 

Çocuk enkazına dönen ülkelerin başını da Afrika ve Ortadoğu ülkeleri çekiyor. Afrika’da ilk elden hastalıktan, açlıktan, kıtlıktan, doğal felaketlerden ve savaşlardan ölüyor çocuklar. Bu ülkeler geleceğimiz dediği çocukları koruyamadığı, okutamadığı ve yetiştiremediği için dünyanın en geri ülkeleri durumundadır. Bütün suçu ‘emperyalist ülkelere’ atma kolaylığına kaçarsak da, bu ülkeleri yöneten işbirlikçi arsız ve hırsızları da unutmamak gerek. Bizleri emperyalizme teslim eden arsız ve hırsızların günahı da en az emperyalistler kadardır. Ve o arsız ve hırsızlarla mücadele etmeyip bir ekmek için Birleşmiş Milletler’in çadırları önünde kuyruk bekleyen bizler, geleceğimiz olan çocuklarımızı başkasına teslim ederek kahve falından çocuklarımıza gelecek arıyoruz. 

Ortadoğu çocukları

İlk uygarlığın beşiği olan Ortadoğu’da ise durum tam bir felaket. Burada ki çocuklar neredeyse sadece intikam için yetiştirilir. Yaşam kin, nefret ve ölüm üstüne kurulmuştur yaşamlar. Ayrı inançların, ayrı kültürlerin cenneti olan ve diğer adı da Allah'ın cenneti olan bölge geri kalmışlığın, feodalizmin, ilkel milliyetçiliğin ve diktatörlüğün beşiği olmuş. Bir dönem bütün dünyaya yaydığı uygarlıkla yol gösteren bir konumdayken, bilimin, kültürün beşiğiyken, şimdi gericiliğin kaynağı durumundadır. Dünyanın en verimli topraklarına sahip o halklar, bir avuç işbirlikçi feodal diktatör ve onların işbirlikçileri dışında kalan herkes yoksulluk sınırının altında sefil bir yaşam sürdürmektedirler. 

Ortadoğu düşman halklar cehennemi. Halkların zavallı çocukları doğar doğmaz onlarca düşmanla karşı karşıya kalır. İlk düşmanlık aile içinde başlar. Aile, din, etnisite, aşiret, mahele, ağa, bey, yerel yönetimler, devlet, askerler vs. sürüp gider bu düşmanlık zinciri.  Böyle bir ortamda büyüyen bu çocukların zorunlu bağımlılıkları dışında seveceği, sevebileceği çok az insan olur. Her şeyden önce çocuk kendisiyle, çevresiyle, toplumla barışık olmuyor. Kendisini, çevresini, yaşadığı toplumu sevmiyor. Çocuklar iki - üç yaşlarından itibaren ölme ve öldürülme üstüne şekillendirilmeye başlıyor. Sokaktaki oyunların çoğu toplumun kurduğu düşmanlıklar üstüne gelişiyor. Altı yedi yaşlarında her türlü silahı tanımaya başlıyor. Kendini, ailesini, aşiretini, kılanını, dinini, ideolojisini, korumakla görevli günülü askeri sayılıyor çocuklar. Çocuk yaşta hızlıca büyüyor, kirleniyorlar. Omuzlarına bin yılın kini-nefreti yükleniyor. O kin ve nefretle ölmeye öldürmeye hazır büyüyorlar... 

Ölüm makinesi olan çocuklar biraz büyüdüklerinde bir şeyler kavramaya başladığında ise çok geç kalmış oluyorlar. Kendilerine çizilen çemberin dışına çıkamıyorlar. Çıktıklarında bir lokma gibi yutulacağını biliyorlar. Onun için sürü içgüdüsüyle hareket etmeyi tercih ediyorlar. Onlar için çoğu zaman doğrular ve yanlışlar yoktur. İçinde bulunduğu yapının, aşiretin, inancın, ideolojinin beklentileri vardır. 

Ne yazık ki çok az bir kısmı kendini bu sürüden ayrı düşünebilir. Onlarda zaten isyancı, yönetimlerle kavgalı kimliklerdir. Baştan asi, baştan isyancı, baştan anarşist, bölücü, baştan haindirler. Onlar kinle nefretle yoğrulmuş toplumun ayrık otlarıdırlar. Onların defterini ilk başta aileler, sonra aşiretler, sonrada devletler dürer. Dünyada en çok tapınmanın yaşandığı bu topraklarda ölüme de tapılır. Kimler ne kadar savaşır ve ne kadar öldürürse en büyük kahramanlar da onlardır. Yaşama, yaşatmaya öncelik tanınmaz bu topraklarda. Tiyatronun köçeklik, müziğin mitriplık sayıldığı bu yerlerde ancak ayrık otları yaşamı, yaşatmayı düşlerler. 

Ortadoğu’da bir avuç nefes, bir avuç insanlık kalmışsa ve insanlar özgür yaşamdan söz ediyorlarsa işte sürüden ayrılan ve binde birlerde kalan bir avuç çocuk, çocukça yaşama sevdalanan bir avuç insanın erdemindendir bu. 

Kürd çocukları 

Kürdistan’da çocuk olmak daha bir başkadır. Ölümün kol gezdiği bu ülkede ölümle birlikte yaşam, yaşamla birlikte ölüm kanıksanmıştır. Önce tavuklarımıza küser düşman yaratırız. Gücümüz ağaya, paşaya yetmez, birbirimize yeter. Çocuklarımızın gücü de ağanın paşanın, subayın, polisin çocuklarına yetmez. Onun için bir biriyle kavga ederler. Bir aile diğer aile ile düşmansa çocukları da düşmandır. Kin nefret tohumları çocukluktan yeşermeye başlar. Kısır bir döngü içinde birbirlerini kollamaya başlar. Kimse biz neden düşman olduk? Kim bizi birbirine düşman etti? Bu düşmanlık, kin ve nefret bizi nereye götürür diye sormaz. Sordurmazlar, hepsinin yanıtı da aynıdır. Nereye kadar sürerse sürsün veya kökleri kuruyuncaya kadar didişir dururlar. Saklı soruları sormanın faturası da ağırdır. Küçülmedir, alçalmadır. Düşünmek, sorgulamak yok. Asıl katli vacipleri hep başımızın üstünde taşımaya alışmışız. Katillerimizi, Beko Avan’larımızı hep yüceltmişi, ağam demişiz, paşam demişiz, Devleti Aliye’miz demiş, Peygamber ocağı demişiz. Bizi biz eden değerlerin hepsini onlara sunmuşuz. Bize bir kin ve nefret kalmış. Bizde çocuklarımıza o kin ve nefreti miras bırakmışız. 

Şimdi birileri çıkmış çocuk aşkıyla biz bu kin ve nefreti, ölmeyi öldürmeyi istemiyoruz diyor. Çocuk sevdasıyla sarılmışlar özgürlük düşüne. Kin-nefret,  ölüm sizin olsun biz özgürce, barış içinde bir arada kardeşçe yaşamak istiyoruz diyorlar. Bizde diğer halkların çocukları gibi ana dilimizle okumak, ana dilimizle düşler kurmak, ulusal bayramlarımızı, dini bayramlarımızı kutlamak istiyoruz diyorlar. Ellerine silah almadan, kimseyi öldürmeden… 

Tıpkı Latin çocuklar gibi, ellerinde çocukça özgürlük tutkusundan ve bir avuç taştan başka bir şey yok. Ve kimse o çocukların yüzüne bakmıyor. Bunlar neden böyle bağırıp  inadına barış, inadına özgürlük diyorlar, diye sormuyor. Onları koruması gereken yasalar ve yasa koyucularsa önce işkenceden geçiriyor, çocuksu bedenlerini kanatıyor sonra da zindana atıyorlar. Çocuk haklarıymış, evrensel beyannameleriymiş kimsenin aldırdığı yok. İlle onları da kin ve nefretle donatacaklar. Hasta çocuklar yaratacaklar silahlarının ucunda ve gölgesinde. Sanki özürlü doğmuş, uzaydan gelmiş, sanki veba hastalığına yakalanmışlar. Way dinya yê…..

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz