Türkiye’de iktidar ve muhalefet
Türkiye toplu bir hafıza kaybı yaşamış durumda. Aşırı karmaşık olan yakın tarihinde, unutmak hatırlamaktan daha kolaydır. Geçmişiyle yüzleşmemek için sistematik olarak onu reddeden bir nesil büyüyor. 
24.08.2018

Ali DOĞAN

Türkiye’de 7 Haziran 2015 seçimleri tarihi bir dönüm noktası oldu. ‘Erdemliler hareketi’ olarak başlayan AKP iktidarı bu seçimlerde halk desteğini yitirip yolun sonuna gelebileceğini fark etti. Ve akabinde mutlak ve sınırsız iktidar için bir karşı harekat başlattı.

Kasım 2015 seçimleri ve 17-25 Aralık gerçekleri Erdoğan rejiminin uzun vadeli olamayacağı olasılığını gün yüzüne çıkartınca, 15 Temmuz 2016 askeri darbe projesi gündeme geldi. Bu darbe projesi sadece Başkanlık rejiminin kurulması için bir gerekçe olmakla kalmadı, bütün muhaliflerin susturulacağı yeni bir rejimin koşulları olarak kullanıldı. 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra kurulan politik marja; Tarikatlar, Ergenekoncular, MHP ve benzeri gruplar dahil edildi. 

Bu ittifak; görünüşte var olan cumhuriyeti lağvedip sınırlı demokratik hakları, Kürd hareketini ve diğer muhalifleri susturup Başkanlık adı altında tek adam önderliğinde otokratik bir düzenin ilk adımı oldu. 

Dış ilişkilerde cihatçı örgütler ile uyum içinde, Batılı devletlerin ve ABD’nin politikalarına karşı, İran ve Rusya ile yakınlaşma halinde olan iktidar bu bağlamda Türkiye'yi Batı’dan kopartmadan amaca ulaşamazdı. Ülke bir bütün olarak etki altına alınmadan, ne Başkanlık rejimi kurulabilir ne de 90 yıllık Batı ittifakı yok edilebilirdi.

24 Haziran 2018 seçimleri bu şartlarda gerçekleşti. Başkanlık sistemi muhalif partilerin politikasızlığı nedeni ile bu seçimlerde bir kez daha onaylandı. Erdoğan hükümetinin uygulamaları ve politik baskıları ile muhalefet işlevsizleştirildi. Hükümet ve meclis lağvedildi, yürütme ve yargı tek elde toplandı, devletin bütün kurumları Erdoğan şahsında AKP’ye devredildi.

AB aday üyeliğini zaten askıya almış olan hükümet ‘küçük olsun benim olsun’ mantığı ile ülkeyi muz cumhuriyetine dönüştürmeye kararlı olduğunu 2016 darbe girişiminde kanıtlamıştı. Beklenen ekonomik kriz ABD ve NATO ile ilişkilerin koparılması için gerekçe olarak öne sürülürse şaşırmamak gerek.

Türkiye’de yeni veya eski düzene alternatif üretecek politik bir akım henüz doğmadı. Var olan muhalefetin hepsi düzenin değişimini istiyor ama nasıl bir düzen kurulması gerektiği konusunda hiç birinin programı yok. 

Bu durumda Türkiye’ye milyarlarca dolar yatırım yapmış şirket ve ülkelerin politik bir kaosun yaşanmaması için AKP’yi gönülsüz de olsa desteklemekten başka seçenekleri yok. ‘En kötü tiranlık bile, politik kaosdan iyidir’ düşüncesindeler. Libya, Suriye ve Irak onlara bu düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlıyor.

Yasal muhalefet konumunda olan CHP ve HDP gibi partiler var olan koşullarda işlevi kalmamış bir mecliste göstermelik demokrasinin mumyaları gibi duruyor. İdarecileri, milletvekilleri tutuklanmış, belediyelerine kayyum atanmış seçmenleri teröristlikle itham edilmiş olan politik partinin düzene alternatif, ideal anayasa veya politik program üretememesi yetkili organlarının entellektüel politik yapılarının felç olduğu anlamına gelir. Bu partilerden umut beklemek aşırı iyimserlik olur.

Ülkenin zenginlikleri yağmalandı, ordu ve bürokrasisi kırımdan geçirildi, aydınlar, düşünürler ve gazeteciler ya cezaevlerine ya da sürgünlere yollandı; Ülkemizin kentleri ve köyleri yakıldı, yüzlerce insan katledildi, binlercesi sürgüne gönderildi.

Bu yetmez gibi dışarda cihatçı selefilerden kurulu ordular örgütlendi. Afrin ve Cerablus’ta askeri eğitimden geçirilen bu örgütlerin üyelerinin her hangi bir iç sorunda kullanılacağı da aşikar.

Geçtiğimiz aylarda umutlar acıya dönüştü. Ülke, şimdiye dek yaşamadığı bir ekonomik kargaşayla karşı karşıya. Yılbaşından bu yana, lira, değerinin neredeyse yüzde 37'sini dolar karşısında kaybetti - yaklaşık yarısı geçen ayın düşüşlerinde yaşandı. Sadece Avrupa bankalarına Türk şirketlerin şu anda 200 milyar dolardan fazla borcu bulunuyor. Toplam kamu ve özel sektör borçları 450 milyar doların üzerinde ve her geçen gün kar topu gibi büyüyor. Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı, Avrupa’yı ve tüm küresel ekonomide ölümcül bir grip haline getirebilir. Avrupalılar bu ekonomik sorunu kendi çıkarları açısından degerlendiriyor.  Türkiye’de ekonominin ve aynı zamanda politik yaşamın ağırlık merkezi toplumun iç çelişkilerinde yatıyor. 

Birçok gözlemci bu sıkıntıları Cumhurbaşkanı Erdoğan'a atf ediyor ve sorunun bir parçası olduğunu inkar etmiyor. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu türden krizler, özellikle büyüme fetişinin daha yüksek enflasyon, yapay değer düşüklüğü, zayıf mali disiplin ve tepkisiz para politikalarına mal olan popülist iktidarlarda yaygındır.

Eğer yatırımcılar politik liderlerin sorumluluk almak yerine komplo teorilerine bel bağladıklarını görmeye devam ederse, Türkiye'nin ekonomik beklenenlerin çok ötesinde kötü sonuçlar doğurabilir. Beklenen ekonomik kriz politik bir kaosu da beraberinde getirir.

Ekonomik ve sosyal krizin politik kaosu tetikleyeceği kadar bu krizlerin politik hak arayışlarını da gündeme getireceği açıktır. 

Ancak zengin bir tarih güçlü bir belleğe sahip olmak anlamına gelmez. Gerçekte, Türkiye toplu bir hafıza kaybı yaşamış durumda. Aşırı karmaşık olan yakın tarihinde, unutmak hatırlamaktan daha kolaydır. Geçmişiyle yüzleşmemek için sistematik olarak onu reddeden bir nesil büyüyor. 

Öte yandan savaşlar genellikle kitleleri kontrol etmek için kullanılan politik bir araçtır. Bu silah ters tepebilir. Etnik ve politik çatışmaların güney sınırından Türkiye’ye doğru kaymaya başlaması, Suriye’de politik istikrarın nasıl çözümleneceğine göre gündeme gelebilir. Tüm bu çatışmalar çok daha görünür hale gelecektir: Kürdlerin özgürlük sorunu, din ve laiklik, yerellik ve küreselleşme, milliyetçilik ve hümanizm arasında, iktidarı tekelleştirmek isteyen ve çoğulcu demokrasiye inanan ve asla iktidarı bırakmayanlar. Sınıf, eğitim, cinsiyet ve etnisite eşitsizlikleri daha da önemli olacak ve boşluklar genişleyecektir. Ülkenin genç nüfusu işsizliği ve hayal kırıklığını yaşanacak.

Alternatif, sınıflar üstü sosyal değişim hızla tarihsel bir zorunluluk haline geliyor. Ama ortada ne bunu talep edenler, ne de Kapitalist anlamda bile olsa alternatif düşüncesi. Yönetenler yönetemiyor, yönetilenler alternatif üretemiyor.

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz