Siz de öldüremediklerimizden misiniz!
Rahmetli Hatice Teyze mahallede kim hastalansa grip dahi olsa gülümseyerek, “gidici bu” derdi. Daha ileri gidip üç günden fazla hasta yatanın başına gider Kur’an okumaya başlardı. Sosyal medyada Hatice teyzelerden geçilmiyor, rahmetli en azından üç gün sonra Kur’an okumaya başlıyordu.
10.08.2018

Sosyal medya maceram Ahmet’le evlenince başladı. “Facebook hesabın var mı” dedi, “yok” dedim, “twitter hesabın var mı” dedi, “yok” dedim, “sen de insan mısın beeee” demedi. “Peki sen kitap, oyun, proje  tanıtımlarını nereden yapıyorsun” dedi “hiçbir yerden eş dost acıyor arada sırada tanıtımımı yapıyorlar” dedim. Önce şaşırdı, mağaradan biri ile evlendiğini sanıp dumanla haberleştiğimi falan düşündü. İletişim araçları ile aramın neden hoş olmadığını sordu.  Ben oralara girersem rahat durmam ileri geri yazarım hatta fazla ileri yazarım böyle iyiyim dedim fakat eşim beni dinlemedi “sana bir hesap açalım” dedi ve açtı. İtiraz etmedim yeni evliyim “kocam ne derse o olur” diyecek moddayım hemen balıklamasına daldım sosyal medyanın içine.

İlk iki gün tanıdıklarıma arkadaşlık yolladım, sonra düşünmeden gelen tüm arkadaşlıkları kabul ettim, nasıl bir şeyse birden o kadar çok arkadaşlık geldi ki kimdir necidir diye bakmadım gelen tüm arkadaşlıkları onayladım. Üçüncü günün akşamı özelime gelen fotoğrafla sanal dünyaya hoş geldiğimi anladım. Ülkemin erkeklerinden biri organının fotoğrafını enine boyuna çekmiş, “Hilal yeni geldi ona bir hoş geldin jesti yapayım, yollamadığım kadın kalmadı o mahrum mu kalsın yazık” diye düşünmüş yollamış. Elbette hoş geldin deme tarzını beğenmedim sinirlendim, köpürdüm telaşla eşim Ahmet’i çağırıp fotoğrafı açtım “bak ben ne yapayım bunu” dedim. Şikayet mi edeyim “Hilal’e hakaret” etti diye dava mı açayım şaşıp kalmışım, bir bilene sorayım dedim. Bilen eşim, “aşkım engelle bunlardan çok var sapık bunlar” dedi. Bana nasıl engelleyeceğimi öğretti. “Bana engellemeyi öğretme bana bunları nasıl yerle bir ederim onu öğret” diyemedim. Malum bunlardan birkaç tane değilmiş tonlaymış. İlk "hoşgeldin" mesajından sonra beni nelerin beklediğini tiksinerek anladım. Tabi özelime gelen yazıları açarken yurdumun hangi erkeğinin neyi ile karşılaşacağım korkusunu uzun süre yaşadım/yaşıyorum.

Sosyal medyaya alışma döneminin bir haftası geçmeden ana sayfamda Münir Özkul’un fotoğrafı üzerine “ustayı kaybettik” yazısı geçti. O anki üzüntümü tarif edemem. Çocukluğumun kahramanı, oyununu izlediğim tanışıp etkisinde kaldığım idollerimden birinin ölüm haberi ile derinden yaralandım, nemli gözlerle “Ahmet Münir Özkul’u kaybetmişiz” diye lafa girdim. Daha cümlemin devamını getirmeden Ahmet, “hayatım yalan haber olabilir” dedi. “Ne” dedim “dur” dedi. Tabi adam gazeteci benim gibi acemi değil…Birkaç dakika sonra “canım üzülme Münir abi hayatta” dedi. “Yani ölmemiş mi” dedim, “hayır” dedi. “Haydaaa ölmeyen insana neden ‘öldü’ deriz” diye başladım söylenmeye. Eşim “sosyal medya bu hiçbir şeye şaşırma yarın seni de öldü diye yazarlar” deyince itiraz ettim. “Hayır beni öldüremezler haaa idam gelirse bir bahane bulup öldürürler ama ben öyle kolay ölmem” dedim kravatlı Azraillere kafa tuttum.

Soyal medyada ben çer çöp paylaşmaktan ziyade düşüneceklerimi paylaşmayı yeğlediğim için birkaç hafta sonra tanrının bana bahşettiği muhalif yanımla sağcı solcu demeden o parti bu parti demeden, kimseyi kimseden ayırmadan şu kızar bu küser o bağırır demeden düşüncelerime yanlış gelenlere verip veriştirmeye başladım. Ne yapayım? Sosyal medyaya deniz kenarında ayaklarımın fotoğraflarını çekmek için girmedim. Tamam, onu da paylaşırım millet başparmağımı da görsün ama daha çok milletin fikirlerimi görmesini yeğlerim.

Günler günleri kovalarken sosyal medyanın ölü sevicileri sayısız kez Münir Özkul’u öldürdüler. Ailesi ha bire “Hayatta” acıkması yapmak zorunda kaldı. Neyse baktılar ki Münir Usta onların sözüyle ölmüyor vaz geçip Halit Akçatepe’ye yöneldiler. “Güdük Necmi’yi kaybettik” demeye başladılar. Tabi artık öğrenmişim durumu, hemen inanır mıyım, ailenin açıklaması olacak, ciddi yayın kuruluşları haberi doğrulayacak ki inanayım. Bıkıp usanmadan ölü seviciler Halit Hoca’mızı defalarca öldürdü o da Münir Özkul ustamız gibi kimsenin yazısıyla değil zamanı geldiğinde kendi yazgısıyla göçüp gitti. Her iki değerli ustamı da saygı ile anıyorum.

Öldürmeyi seven bir millet olduğumuzu biliyordum, malum seçim arifelerinde yağlı urganı diline dolayan siyasilerimizle büyüdük. Orta yaşımda, aynı zihniyetteki siyasilerimizle ve onların aynı siyasi söylemleri ile yol alıyorum. Fakat zaman içinde bu kadar yağlı urgan severlerin çoğaldığını öğrendiğime feci üzüldüm. “İdam istemiyorum” diyenlerin bile ölmemiş birini “öldü” diye paylaşmasının açıklaması olamazdı. Ölünün arkasından üç hayrı, yedi hayrı, kırk hayrı, elli iki hayrı için harcanan paraları ve bütün bunlara harcanan zamanı hesaplayacak olursak bizim diriye değil ölüye yatırım yapan biri millet olduğumuzu daha iyi anlarız. Yani bizimkisi her dem ölü yatırımcılığı…

Tabi bir de şu var; “öldü diye” yazdığımız insanlar elle tutulur işler yapmış insanlar, sıradan insanları asla öldürmüyoruz böyle de bir lüksümüz var.

Ünlü insanların hastalanacağı, yoğun bakıma yatırılabileceğini hiç düşünmüyoruz. Bu durumu bire bir yaşadım. Eşim kalp krizi geçirdiğinde onu yoğun bakım odasına aldılar. Hatta alınırken yanındaydım gayet iyiydi. Eve onun eşyalarını almak için gelirken kapalı telefonumu açtım. Tanrım o da ne! Bir sürü mesaj gelmiş; arka arkaya arayan arayana. “Ahmet öldü mü” diye soranlar direk başsağlığı dileyenler, hatta yola çıkıp gelmeye kalkanlar. Beş dakika önce gördüğüm kocamın öldüğünü sanıp ağıt yakacak duruma düşmem bir dakikamı aldı. Allah'tan yanımda komşum vardı. “Yalan haber daha yeni çıktık hastaneden, eşyaları alıp geri döneriz” dedi. Apar topar “ya öldüyse ya Fransız doktor bana söylemiyorsa” telaşı ile kocamın birkaç eşyasını aldım gerisin geri koşa koşa hastaneye gittim. “Söyle doktor kocam yaşıyor mu” diye sormadım odaya direk daldım benim herifi yoğun bakım odasına horluyor buldum. Yani “benim gibi insana yapılır mı yahuu” diyemedim. “Bizi öldürmek kolay mı” demedim, yine insanımı tanımadan hemencecik inandığım için kendime kızdım.

Rahmetli Hatice Teyze mahallede kim hastalansa grip dahi olsa gülümseyerek, “gidici bu” derdi. Daha ileri gidip üç günden fazla hasta yatanın başına gider Kur’an okumaya başlardı. Sosyal medyada Hatice teyzelerden geçilmiyor, rahmetli en azından üç gün sonra Kur’an okumaya başlıyordu. Bunlar anında Fatiha okuyup ellerini yüzlerine sürüp yatmaya gidiyorlar.  

Toplumsal ölü seviciliğimiz başını almış tam hız giderken, gündemden hiç düşmeyen “idam” ateşli bir şekilde tartışılırken utancımı anlatmam zor. Ölümü, öldürmeyi, “öldü” yazmayı seven bir millete gel de idamın ne dinde, ne kitapta ne insanlıkta ne vicdanda yeri olmayacağını anlat. Hele bir anlatmaya kalkayım beni sözde, özde, yazıda, çizgide değil direkt öldürmezlerse Allah belamı versin. Ama Allah belamı versin. Siz vermeyin ne olur. Sizinkisi çok acıtıyor…

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz