Aydınlanmaya karşı Viktor Orbán
Viktor Orbán’ın Macaristan’ında, göçmen karşıtı paranoya hüküm sürüyor ve temel demokratik haklar saldırı altında.
16.07.2018

 

G. M. TAMAS

Viktor Orbán’ın Macaristan’ında, göçmen karşıtı paranoya hüküm sürüyor ve temel demokratik haklar saldırı altında. Yeni seçilen Macaristan parlamentosunda, 199 koltuğun 159’u aşırı sağın elinde (Viktor Orbán’ın Fidesz partisi 133, muhalefetteki bir zamanların neo Nazisi, şimdinin “milliyetçi-muhafazakarı” Jobbik partisi 26 koltuğa sahip). Kalanı, farklı küçük merkez sol ve merkez sağ partiler arasında bölünmüş durumda.

Seçimler tam bir saçmalıktı. Yurttaşlar bilgiyi büyük ölçüde Orbán’ın müthiş propaganda makinesinden (medya, büyük ölçüde aşırı sağ aparatının elinde) alırken çok azı, gerçeklere, hakaret dolu (ve inandırıcı olmaktan çok gülünç olan) Orbán karşıtı web sitelerinden ve ağız dalaşı yapan etkisiz muhalefet partilerinin bildirilerinden ulaştılar.

Ülkenin siyasi yapısına uymayan seçim sistemi, iki ana bloka göre tasarlanmış durumda ve yarışan yedi “büyük” muhalefet partisi vardı. Yani sonuçlarla ilgili şaşılacak bir durum olmadı. Oyların yarısı Orbán’a gitti, diğer yarısıysa küçük gruplar arasında bölündü. Pek önemli olmamakla birlikte muhalefet partisi liderleri toplu bir şekilde istifa etti ve AB ve Macar Nazilerin bayraklarının (ok ve haç) ve yeni seçim taleplerinin yer aldığı Orbán karşıtı gösteriler başladı.

Ama bu, “seçim kampanyasının” siyasi ( ya da daha doğrusu siyasi olmayan) karakterine kıyasla hiçbir şey.

Macaristan’ın hilekâr hâkimi Orbán, çok sağlam bir siyasi programla zafere ulaştı (ve onunla beraber “bir devlet adamına yakışır” çabalarının sonucu olarak elde ettiği ve kendisini Avrupa’nın en zengin adamlarından biri yapan paravan şirketler ve gizli aracılarla yönetilen devasa serveti; şato ve geniş arazili emlakler, oteller, limanlar, fabrikalar, restoranlar, turistik yerler, alışveriş merkezleri, gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon kanalları, internet bültenleri satın alan ailesi, uşakları, dalkavukları ve hizmetçileri; kamu parasıyla otoyollar, demiryolları, spor tesisleri inşa ve saraylar ve kent saraylarını restore eden şirketleri de). Ekonomi, toplum, sağlık, eğitim, toplu taşıma, ticaret, vergilendirme vb. konulara ilişkin seçim programıysa tek cümleden ibaretti: “Daha önce nasıl öyle devam edeceğiz”. Röportaj vermedi ve hiçbir tartışmaya katılmadı.

Macarlara mesajı şuydu:

1. Macaristan, kara derili Müslüman göçmen veya mültecilerin ülkeye girmesine izin vermeyecek ve “Beyaz Hıristiyan Avrupa’yı” yok etmeye çalışan (“çok kültürlülük”, “enternasyonalizm” ve “kozmopolitlik” olarak tanıttığı) tüm “melezleşme” güçlerine karşı direnecek.

2. Macaristan, tanrısız komünizmden başka bir şey olmayan “siyasi doğruculuk” karşısında boyun eğmeyecek;

3. “Melezleşme” veya Macaristan’ın ırksal soyunun sulandırılması, ülke karşıtı liberal Bolşevik Macar muhalefetine parasal kaynak sağlayan ve tek sevdiğimiz Yahudi tipi olan dinci Siyonistlere bile zarar verecek “uluslararası Yahudi” George Soros tarafından dayatılıyor. Değerli dostumuz İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da bizimle aynı fikirde ve o da Yid’lerden nefret ediyor (Yarı Almanca yarı İbranice kelimelerden oluşan ve Aşkenaz Yahudilerinin kendi aralarında kullandıkları Yidiş lisanında Yahudi demek olan ‘Yid’ kelimesi modern İngilizce kullanıldığında hakaret olarak algılanıyor);

4. Avrupa Birliği, Birleşmiş Devletler, Avrupa Konseyi, batı medyası, sosyal demokrat, liberal ve Yeşil partiler, George Soros’un basit birer aletidirler – yani köksüz kozmopolit Yahudiliğin;

5. Papa Francis uluslararası liberal bir Bolşeviktir;

6. “Toplumsal cinsiyet deliliği” veya “toplumsal cinsiyetçilik”, “radikal feminizm”, “İnsan hakları savunuculuğu”, eşcinsel evlilik ve (kadın ve çocuklara karşı ev içi şiddeti yasaklayan) İstanbul antlaşması… bütün bunların hepsi Hıristiyan aileyi bastıracak ve “ibneliği” yeni bir ahlak modeli yapacak;

7. Avrupa’yı, Hıristiyanlığın gerçek müttefiki olan Erdoğan, Sisi, Bermuhamedov, Aliyev ve diğerlerinin aksine Müslüman teröristlere ve kendisini kargaşaya sürükleyen aşırı solcu asilere imkân veren kendisinden kurtaracağız;

8. Romanlar –aynı Müslümanlar gibi- entegre olamazlar çünkü çalışmayı sevmiyorlar. Disipline edilmeli, ayrı tutulmalı, tecrit edilmeli ve gerekirse yeniden yerleşime tabi tutulmalılar;

9. Masonlar, illuminati, kültürel Marksistler, borsa vurguncuları, anarşistler ve çeşitli entelektüeller bizi Romen karşıtı rövanşizmden ve yayılmacılıktan vazgeçmeye ikna etmeyi umuyorlar çünkü -elbette- ruhlarımızı kavrayamıyorlar;

10. Esas düşmanlarımız Kim-Olduğunu-Bildiğiniz kişinin ödeme yaptığı gazeteciler ve insan hakları örgütleridir.

Bunun bir şaka olduğunu düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Bir yönden 1930’lara benziyor ama bu daha çok bir öykünme, bir parodi.

Birkaç hafta önce küçük bir Macaristan kasabasında, iki Katolik rahibe sokakta durduruldu ve “Göçmen! Göçmen!” diye bağıran insanlar tarafından tartaklandı. Yaşlı kadınları biraz itip kaktıktan sonra, çarşaflı ve başörtülü Müslüman kadınlar olduklarını düşündükleri için polisi çağırdılar. Polis, rahibeleri Hıristiyan kalabalıktan kurtardı.

Birkaç gün önce bir başka küçük kasabada ise kasaba sakini bir kadın kuaförden çıktı. Yağmur yağıyordu ve yeni yaptırdığı saçının bozulmasını istemeyen kadın saçlarını bir şalla örttü. Birkaç dakika içinde sokakta toplanan küçük bir grup “Göçmen! Göçmen!” diye bağırmaya ve zavallı kadını duvara doğru sıkıştırmaya başladı. Kadın, yüksek sesle Macar olduğunu, Macarca’dan başka bir dil konuşamadığını ve tüm yaşamını o küçük yerde yaşadığını söyledi. Yoldan geçenlerin bazıları kendisini tanıdı ve kurtarmaya çalıştı ama bu, işe yaramadı. Nihayet polis geldi ve insanlar sakinleşti. Ama kadının saçları artık bozulmuştu.

Macaristan’da göçmen yok. Ülkenin sıfır göçmen siyaseti var ve güney sınırında polis ve ordunun arkasında devriye attığı dev bir dikenli tel örgü çekili. Göçmen olduğu düşünülenler tutuklu. Sokakta görülen birkaç siyahi kişi de Amerikalı ve Fransız turistler.

Bu günlük histeri, devlet medyası ve Orbán’ın kendisi tarafından başlatılan kitlesel histeri bağlamında yaşanıyor. Orbán hükümetinin ilk yasama faaliyeti, insan hakları örgütlerini yabancı kaynaklı örgüt olarak kayıt olmaya zorlayacak ve düzenli polis takibine, güvenlik kontrollerine ve cezalandırıcı vergilere maruz bırakacak Soros’u Durdur Yasa Paketi’ydi. Macaristan yurttaşlarının insan haklarıyla ilgilenen, eğitim ve hapishane reformlarını destekleyen, evsizleri ve etnik ve dini azınlıkları temsil eden, göçle hiçbir ilgisi olmayan örgütler de baskıya uğrayacak. Ve bu, en büyük gazetelerin radyo istasyonlarının kapanmasının ve televizyonun ve en yaygın internet gazetesine el konulmasının hemen ardından geliyor.

Muhalefetin bu tür hareketleri engellemeye çalışmasını ve Orbán’ın ırkçı propagandasıyla mücadele etmesini bekleyebilirsiniz. Ama hayır. Biraz direnişle karşılaştı ama asla tersi söylenmedi.

Solda görünenler de dâhil olmak üzere tüm muhalefet partileri, “ırk koruyucu” sınır tel örgüsünü kaldırmayacaklarını ve Orta Avrupa’daki sağ ve diğer yerlerdeki (ismen komünist ve sosyalist partileri de içeren) aşırı sağ gibi AB’nin mülteci kotasını reddettiklerini duyurdular. Soros’u, beyaz Hıristiyan Avrupa’ya (ve elbette beyaz İsrail’e karşı: Siyonizm ve antisemitizm kolayca uzlaşabilir hale geliyorlar) karşı sürdürülen kitlesel demografik savaşın arkasındaki beyin olarak sunan antisemit saçmalığa verilen tepkinin dışında, İslamofobik ve Afrikalı karşıtı ırkçı histeriye karşı tepkiler bir zamanların sol liberal basınından geriye kalanda giderek daha az yer buluyor.

Benzer şekilde, Orbán çetesinin, yoksulları ve özellikleri Romanları açıkça küçük gören tarzını eleştiriyor olabilirler ama ayrımcılığa son verecek veya kesilen işsizlik yardımlarının yeniden getirecek önlemler muhalefetin seçim bildirgelerinde yer bulmadığı gibi bazıları sabit vergi oranını ve baskıcı iş yasalarını muhafaza etmeyi savunuyor.

Hem Macaristan’da hem de Doğu ve Orta Avrupa’daki diğer yerlerde, muhalif siyasetin diğer bir ana maddesi de “yolsuzluğa karşı mücadele” oldu. Romanya ve Slovakya’da, göstericiler yolsuzluğa ve siyasi suçlara karşı kitlesel eylemler yaptılar. Ama bu gösterilerin göze çarpan özelliği apolitik (hatta politika karşıtı) karakterde olmalarıydı. Ahlaki gayretler, yolsuzluk ve suç gibi yalnızca ahlaki çözümü olmayan toplumsal sorunlar için heba edildi. Ve başka bir durumda beğenilecek bu ahlaki tutku, parlamentarizmden geriye kalanların yok edilmesine yardımcı oldu (Romanya’da toplumsal hareketler, savcıları ve onların arkalarındaki gizli servisi desteklemekten başka çok az şeye yaradı) veya iktidardakilerden de şaibeli partilere öncülük ettiler (Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nde olduğu gibi).

Bu, iktidardaki kliklerin kirli olmadıkları anlamına gelmiyor. Öyleler. Ama Macaristan’da bu, Orbán’ın “derin devletinin” yapısal unsurlarıyla karıştırılıyor. Orbán’ın (tasfiyeleri, kara listeleri ve medyayı bastırmasıyla birlikte) yarı diktatörlüğü, Stalinizm sonrası selefinin aksine, devletçi veya merkeziyetçi değil. Yol gösterici ilkeleri; keyfi, değişken yönetim ve hepsinden öte kayıtdışılık. Orbán’ın Macaristan’ındaki gerçek güç merkezleri, normal hükümet yönetimi kontrolünün ve adli kontrolün dışında olan şeklen bağımsız kuruluşlar (devlet vakıfları, yarı özel şirketler, devlet kredilerine dayandığı söylenen özel şirketler). Bu arada, usullere uygun yönetim bir kenara bırakıldı ve çok sayıda iyi eğitimli kamu görevlisi işten atıldı. Yasa taslakları, önde gelen gibi görünen siyasetçiler ve bürokratların arkasından gizlice yapılıyor ve genellikle bir tartışma yaşanmadan hızla parlamentodan geçiriliyor. Sermaye malları, hükümet harcaması olarak görünmeyecek siyasi manevraları finanse etmek üzere sadık hizmetlilere dağıtılıyor. Devlet iktidarının bir grup enformel güç grubunun avantajı ve kârı lehineboşa harcanması, esas politikalar (yeni muhafazakarlık ve merkantilizmin özel bir bileşimi olan) ultra-kapitalistken  kapitalizm öncesi kişisel bağımlılık biçimlerinin muzaffer bir şekilde döndüğü benzeri olmayan bir sistem yarattı.

İktidar salonlarının dışındaki işçi direnişleri ve kitlesel protestoların yerini, çılgın bir yüksek işsizlik ve işgücü açığı bileşimine ve nüfusun yaşlanmasına yol açan kitlesel göç aldı. Doktorların ve hemşirelerin ülkeden gidişi, sağlık sisteminin çöküşün kıyısına gelmesine katkıda bulundu.

Merkez Doğu Avrupa’da, ilerlemenin yaratıcısı her zaman devlet oldu: dini hoşgörü, laiklik, soyluluğun ayrıcalık ve haklarının ortadan kaldırılması ve serfliğe son verilmesi, malikânelerin umutsuz direnişine karşı Joseph II ve Leopold II’nin aydınlanmacı mutlakıyetçi polis devletinin işiydi; 1906’nın sonlarında Viyana’daki Habsburg mahkemesi, sosyal demokrat işçiler ve (Slavlar ve Romenler gibi) “güvenilmez” ulusal azınlıkların temsilcilerinin Diet’te oturmasına izin vermeyen isteksiz yerel aristokrasi ve seçkinleri genel oy hakkı için zorlamak amacıyla radikaller ve sosyalistlerle işbirliği yaparak darbe girişiminde bulundu. Toprak reformu, sanayileşme, okur-yazarlık, hijyen, kamu sağlığı, düzgün bir şekilde yazıya geçirilmiş hukuk, modern taşımacılık ve eğitim sistemi komünistlerin işiydi.

Evrenselci, milliyetçilik karşı seçkinlerden doğan bu tür aydınlanmacı, bürokratik, antidemokratik ama hayırsever ve eşitlikçi rejim, sosyalizmin “proletarya ve bilimin birleşimidir” diyen Ferdinand Lassalle’in ruhuna sahip “reel sosyalizm” tarafından ele geçirildi. Bilim, teknoloji, planlama, birleşik yasallık, merkeziyetçilik, deneyim ve örgün eğitime inanç, dikkatli planlama, arşivler, yazılı dokümantasyon, yukarıdan aşağı özgürleşme (yeknesak kanun önünde eşitlik), şahsi olmayan otoriterlik: bu, Katolik Kilisesi, imparatorluk yönetimi, imparatorluk ordusu, masonluk, mali sermaye ve nihayetinde sosyal demokrat ve komünist partiler ve Habsburg İmparatorluğu’nun güçsüz halefi Avrupa Birliği gibi farklı evrenselci seçkinler tarafından hayata geçirilen Avustura-Macaristan geleneğidir.

Bu bağlamda antikomünizm devrim düşmanlığı anlamına değil, düzen, yurttaş eşitliği, aşırı rasyonalizm ve kamusal alanın (ifade özgürlüğünün kaçınılamaz bir önkoşul olduğu siyasetin kamusal karakteri) bileşimi olan Aydınlanmaya karşıtlık anlamına geliyor.  Sağ için rasyonalizm  ve evrenselcilik, sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet eşitliği; 1945 sonrası antifaşist, BM tipi “insan hakları” sözleşmeleri; ve eski tarz liberal demokratik milliyetçilik ve sömürge karşıtlığı da dahil olmak üzere etnik kimlik ötesi özellikler taşıyan her şey karşı çıkılacak şeylerden.

Böyle bir durumda, -Aydınlanmanın ateşli eleştirmenleri olan- Marksistler, hiç değilse geçici olarak, doğal haklar, rasyonel yasama ve kamusal alanı savunmaya terk edildiler. Çünkü liberal, temsili demokrasinin ihtimali bile yarı totaliter, faşizm sonrası propagandanın (efsane tellallığı, komplo teorisi ve son dijital pazarlama ve reklamcılık yöntemlerinin bir karışımı) saldırısı altında.

Avrupa’daki iktidarlar, özellikle de 1914’ten bu yana, Aydınlanmadan vazgeçtiler ve etnisiteyi sınıfa ve etnisite üstünlüğünü eşitliğe karşı kullanıyorlar. Buna karşı Lüksemburg, Lenin, Troçki, Lukacs ve Korsch, enternasyonalizmi, sosyalizmin özel bir niteliği olarak gördüler. Aydınlanma kozmopolitliği ve federalizm bununla özdeş değil ama bir bağlantı var. Bu bağlantı için savaşmak belli ki son bir çaba ama Macaristan örneği, kuvvetten düşmüş eski Aydınlanma’nın bile, Sol için, göreceli, (romantik bir egzotizm ve oryantalizmden başka bir şey olmayan) sahte bir eşitlikçilik adına her etnik boş inanca postmodern tapınmasından iyi olduğunu kanıtlıyor. (Jacobin)

Çeviri: Kontra Salvo

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz