Cengiz Aktar: Türkiye dibine kadar faşizmi yaşayacak
Prof. Cengiz Aktar, artık Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya gibi gayri demokratik ülkelerle aynı kümede olan Türkiye’nin AKPM üyesi 47 ülke arasından ikinci küme olarak sıraladığı 9 ülkesinden biri olduğunu ifade etti.
05.05.2017

Yeter Polat ypolat@imp-news.com

IMPNews - AKPM’nin geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi izleme sürecine almasını küme düşmek olarak tanımlayan Prof. Cengiz Aktar, artık Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya gibi gayri demokratik ülkelerle aynı kümede olan Türkiye’nin AKPM üyesi 47 ülke arasından ikinci küme olarak sıraladığı 9 ülkesinden biri olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin dünyada 2000 yılından itibaren kazanmaya başladığı ekonomik, siyasi, iktisadi, kültürel kredinin artık sonuna geldiğini savunan Aktar, bütün bunların Türkiye’ye zararının dokunacağını, dünyaya bağımlı olan Türkiye’nin böyle devam edemeyeceğini, Türkiye’nin, büyük yüzleşme olarak faşizmi dibine kadar yaşayacağını söyleyen Aktar, 1945’e gelmeden önce Almanya nasıl debelendi ise, ‘45’ten sonra her şey nasıl su yüzüne çıkabildiyse belki de Türkiye’nin de benzer bir süreçten geçmesi gerekeceğini iddia etti.

Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinin kopma noktasına getirmesini, “Batısızlaşma/Batısızlaştırılma” diye niteleyen Aktar, bunun geçici bir şey olmadığını, Türkiye rejiminin içeride ve dışarıda yaptıkları ile 200 yıllık Batılılaşma sürecinin aksine Batısızlaşma ve Batısızlaştırma sürecine intikal ettiğini savundu. Aktar bu durumu bütün Avrupalı değerlerin reddedilmesi olarak tanımlıyor.

Siyaset Bilimci, Prof. Cengiz Aktar, Türkiye ile Batı dünyası arasında gelinen aşamayı, devam eden sorunları ve tarafların yaklaşımlarını IMPNews’e anlattı.

- Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi/AKPM geçtiğimiz hafta Türkiye’yi izleme sürecine aldı. Bunun anlamı nedir? Türkiye izlenmeye alınırsa ne olur, alınmazsa ne olur?

İlk kez 1996’da PKK ile savaş sırasında insan hakları ihlalleri dolayısıyla izlemeye alınmıştı Türkiye. 8 sene izlemede kaldı ve bu süreç Avrupa Birliği reformları sayesinde 2004’te son buldu, izlemeden çıkarıldı. 1949’da kurulan Avrupa Konseyi tarihinde ikinci kez izlemeye alınan tek ülkedir Türkiye. Bu ne anlama gelir, demokraside geriye giden ülke anlamına gelir. Bu birincisi. İkincisi, Türkiye 2017 itibari ile küme düştü. Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya gibi gayri demokratik ülkelerle aynı kümede artık. 47 ülke arasından 9 ülke var, artık buna ikinci küme diyebiliriz; demokrasi ve insan hakları ihlallerinde başa güreşen…

Hükümetin sert tepkisi ile karşılandı, “yok hükmünde” dendi bir kez daha. Avrupa Konseyi ve AB’den gelen her türlü ikazı yok hükmünde sayıyor iktidar. Dolayısıyla bu izlemeden bir şey de beklenmemeli. 19 talep var Türkiye’den, OHAL bağlantılı ve genel insan hakları zaafları ile alakalı. Bunların yerine getirilmesi mümkün değil, dolayısıyla Türkiye ilanihaye izlemede kalacaktır bu rejim başta olduğu sürece. İzleme için teftişlere de izin vermeyecekleri anlaşılıyor.

- O süreci biraz anlatır mısınız, izlemeler nasıl olur?

Avrupa Konseyi’nin değişik kurulları var, insan hakları ve demokratik değerler konusunda rapor hazırlayan, çetele tutan, izleme yapan, o ülke izlemede olsun ya da olmasın o ülkeyi takip eden kurullar var. Bunlardan bazıları ve önemlileri; İşkenceyi Önleme Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu, İnsan Hakları Komiserliği, Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi… Bütün bu hukuki ve siyasi yapılar, birbiri ile bağlantılı olarak Avrupa Konseyi’nin 47 üyesini bir şekilde denetliyorlar zaten. Başka kurullarda var ama en temel kurullar bunlar. Bunların Türkiye’ye gelip gitmesini engelleyecekler. Nasıl Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin bölgede Kürd illerine ziyarette bulunmasını engelliyorsa, Avrupa Konseyi’nin memurlarını ve parlamenterlerini de engelleyecekler, öyle gözüküyor. Bundan bir şey çıkmaz, o defter kapandı. Avrupa Konseyi için Türkiye ha var ha yok bir ülke. Yakın zamanda bir şirinlik operasyonu başlatmışlardı, altıncı büyük katkı veren ülke haline gelmişti Türkiye, Avrupa Konseyi’ne. İngiltere, Almanya, İspanya, İtalya ve Fransa ile birlikte. Şimdi 2018’de onu asgariye indirecekler. Rejim, Avrupa Konseyi’ne küstü. Tabi Avrupa Konseyi bunu not etti ve bu defter kapandı. Tabi buna başka bir Avrupa kurumu olan AB üzerindeki etkileri üzerinden bakmak lazım.

 

- Türk yetkililer tabiri caiz ise AKPM kararını tanımadıklarını ve önemsemediklerini söyledi. Türkiye’yi üyelikten düşürüp izlemeye alan, Türkiye’nin ciddiye almadığı bir kurum ve karar. Nasıl oluyor bu ilişkiler?

Avrupa Konseyi’nin bir yaptırım mekanizması yok. AİHM’in dahi yok. Orada da Türkiye aleyhine ya da üye ülke aleyhine bir karar çıksa, mesela bir para cezası olabilir ya da yeniden yargılama talebi olabilir. O ülke bunu uygulamadığı zaman not ediliyor. Avrupa Konseyi’nin topu tüfeği yok, başka bir ekonomik yaptırımı yok, ambargo uygulayamaz.

- Ne yapıyor bu durumda?

Not ediyor. Son kertede üyelikten düşürüyor. Üyelikten düşürme çok zahmetli bir süreç o yola girilmez. Ne olur? Dünyadaki insan hakları konusunda çalışan sivil toplum kuruluşları, hükümetler arası kuruluşlar veya AB, Türkiye’nin Avrupa Konseyi ile olan itiş kakışını izler not eder ona göre karar alır. Bu sadece insan hakları konusunda hassas olan kurum ve kuruluşlar açısından değil Türkiye ile iş yapanlar yani; Türkiye’de sadece can güvenliği eksikliği yok ki, mal güvenliği eksikliği, zaafı da var. Yani bu gidişat dünya alem tarafından not ediliyor. Türkiye yurtdışındaki 2000 yılından itibaren kazanmaya başladığı ekonomik, siyasi, iktisadi, kültürel kredinin artık sonuna gelmiş durumda. 16 Nisan’da alınan sonuç yürümeyen bu süreçlere tüy dikti. Bütün bunların bütün Türkiye’ye zararı dokunacaktır.

- Türkiye böyle devam edebilir mi?

Böyle devam etmek mümkün değil. Türkiye gibi dünyaya son derece bağımlı, her yönden bağımlı bir ülke için Kuzey Kore olmak, sınırları kapatmak, kendini tecrit etmek mümkün değil. Dünya ile birlikte, bölgesi ile birlikte, Avrupa ile birlikte yaşaması gereken bir ülkedir Türkiye. Oysa yıllardır kendini devamlı tecrit eden, Avrupa’nın bütün kurumlardan atılmak için elinden geleni yapan bir ülke; Avrupa Konseyi, AB’den hatta NATO’dan. Bu sürdürülebilir bir şey değil ki, ona fırça at, buna hiddetlen, öbürüne heyheylen, berikine ayar ver… Dünyada yalnız kalmış bir ülkedir bugün Türkiye. 1945’den beri tuğla üzerine tuğla koyularak inşa edilen, örülen stratejik bağlantılarını bir tekme ile yıkmış bir ülke. Ne var ki atıyor tutuyor ama kimse dinlemiyor. Derdini anlatabildiği ülkeler Azerbaycan falan, kendine benzeyen, gayri demokratik ülkeler, onlarla da bir yere kadar gidilir. Onlara bel bağlayarak Türkiye 21. yüzyılı çıkartamaz.

Katar, Suudi Arabistan deniliyor. Hindistan ve Çin’den yatırım yapmasını isteyecek şu sıralar Cumhurbaşkanı. Oralara ziyaretler düzenliyor. Bütün hesap o ülkelerden yatırımcı çekmek. Bu ülkeler aptal değil ki. Katar ve Suudi Arabistan’ın parasını İngiliz bankacılar yönetir. Çin ve Hindistan sanayide Türkiye’nin çok önünde iki ülke. Türkiye’de yatırım yapmak gibi bir hevesleri yok. Zaten mallarını satıyorlar Türkiye’ye, özellikle Çin. Çin’deki iş gücü Türkiye’dekinden çok daha kaliteli ve ucuz niye gelip Türkiye’de yatırım yapsın? Aynı şey Hindistan için geçerli. Bunlar ham hayallerdir. Türkiye’nin önünde muazzam bir imkan vardı. AB ile bütünleşme imkanı vardı.

Türkiye AB ilişkilerinden çok faydalandı, 1996’daki Gümrük Birliği’nden itibaren. 2000’li yılların başında Avrupa Birliği uyum yasaları sayesinde. Türkiye bunu tırnağı ile kazıyarak elde etti. Bütün bu şantiye berhava oldu.

Diğer taraftan Türkiye’nin kendi öz sermaye birikimi yok, o Varlık Fonu aslında yokluk fonu. Tasarruf haddi dünyada en düşük olan ülkelerden biri Türkiye. İnsanlar kazandıkları paranın yüzde 90’nını harcıyor yüzde 10’nunu biriktirebiliyor. Bu çok düşük bir tasarruf haddidir. Yer altı kaynağı yok, yer üstü kaynaklarını kullanmaktan aciz. Araştırma- geliştirme konularında son derece zayıf. Eğitim sistemi çökük. Çocuklar, bırakın yabancı dili, Türkçe konuşamıyorlar. Üniversite mezunu işsizliği had safhada, elindeki tek gerçek zenginliği olan beyinlerini de kaçırıyor. Ya üniversiteden kovuyor ya da yurtdışına kaçmalarını teşvik ediyor. Bugünü bırakın ülkenin geleceğini bitirmiş bir rejimden söz ediyoruz.

- Brexit AB’nin değerini düşürdü mü sizce? Kime zarar Brexit? Kimi uzmanlar orta vadede İngiltere’nin zarar göreceğini söylüyor? Türkiye, Brexit’i örnek göstererek AB’nin artık önemli olmadığını, dağılacağını söylüyor. Bu sadece ‘züğürt tesellisi mi?’

Biraz öyle gözüküyor açıkçası. Brexit’in ne kadar yanlış karar olduğu gün geçtikçe ortaya çıkıyor. İngilizler pişman ama şimdilik çaktırmıyorlar.  Bakalım 2019’a kadar daha neler yaşanacak. Öncelikle İngiltere ve Türkiye’yi aynı kefeye koymak son derece yanlış olur. İngiltere üye bir ülkeydi. Üye olan bir ülkenin ayrılması ile üye olmayan bir ülkenin AB’den vazgeçmesi karşılaştırılacak şeyler değil. Türkiye’yi yönetenler AB’nin kötü bir şey olduğuna kanaat getirdiler ve bunu uygulamaya koydularsa AB’nin buna söyleyecek bir şeyi olmaz, uğurlar olsun diyecekler, diyorlar da zaten. Ondan sonra kendi düşen ağlamaz olacak. Niye, çünkü AB Türkiye’nin bir numaralı partneri. 2016 yılında 78 Milyar Euro’luk ihracatı var Türkiye’ye AB’nin. Türkiye’den de 56 Milyar Euro’luk ithalatı var. En büyük yabancı yatırımcı; sıcak para değil, soğuk para, kalıcı para, yatırım sermayesi kaynağı. Ve bu artık bitti. Alışveriş bir şekilde devam eder tabi.  Avrupa’ya yaptığın ihracat ve ithalat sayesinde yaşıyorsun ve devamlı Avrupa’ya hakaret ediyorsun. Bu marazi bir şuursuzluk halidir.

- Sizce Türkiye kendini AB sürecinde dışlamak mı istiyor? Değilse neden AB kriterlerinin neredeyse tümünü çiğneyerek devam ediyor? Bu özel bir siyaset mi?

Bu soru çok önemli; şöyle bir ruh ve şuur hali var iktidarda. Yapmak istedikleri açısından, Türkiye’deki projeleri açısından: Hızlı karar almak, bütün denge ve denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırmak, kimseyi dinlememek, kimse ile istişare etmemek ve önüne geleni almak- satmak, inşaat yapmak, 19. yüzyıldan kalma bir kalkınma modelini hayata geçirmek için harekete geçmiş durumdalar. Bunsuz yapamayacağını düşünüyorlar. Çünkü ekonomide deniz bitti. Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı..

Akılları şöyle çalışıyor: Bizim hızlı karar almamız lazım. Bizim öyle işçi hakları, doğa hakları, insan hakları ile uğraşacak halimiz yok. Avrupa kurulları, bu haklara önem veren ve bu haklar üzerinden toplumsal kontratları oluşturmuş kurullar ve ülkeler. Bu, rejimin işine gelmiyor. Avrupa ile yapısal, genetik bir kan uyuşmazlığı var. Sonuçta şunu söylüyorlar Avrupa’ya, “siz bizden alışveriş yapın, alın- satın o kadar. Biz sizden daha fazlasını istemiyoruz, uzatmayın” diyorlar. Avrupa Birliği tarafı da madem böyle, “peki siz bilirsiniz” diyorlar. İş bugün bu aşamaya gelmiş durumda. Bununla ne olur? Mısır’ın AB ilişkisi ne ise o olur. Daha fazlası olmaz. İşçi cinayetleri, doğa tahribatı, beyin göçü devam eder. Kör topal, üçüncü sınıf bir ülke olarak 21. yüzyılda yoluna devam etmeye çalışır. Kendi iç meselelerini, başta Kürd Meselesi olmak üzere bu kafa ile bu yaklaşım ile halledebilir mi? Tabi ki edemez. Dolayısıyla onun da sonuçlarına katlanmak zorunda bir ülke olarak uçurumun içinde yuvarlanmaya devam eder.

- ‘AB’nin imkanlarından faydalan, koşullarını yerine getirme’ şeklindeki şark kurnazlığı diye ifade edilen bu siyaset ile nereye kadar?

Bu sürdürülebilir bir şey değil. Ama kurulan rejim öyle sert, öyle otokratik, öyle güçlü ki ordunun bir kıymeti harbiyesi kalmadı ama polis ve jandarma iktidarın emrinde ve göz açtırmıyorlar, bunun şakası yok. Ülkeyi kararnameyle yönetiyorlar ve bu devam edecek. Çünkü KHK rejiminden çıktığı andan itibaren hukuka saygı göstermesi gerekiyor. Hukuk değil hukuk dışılık önemli bu rejim için. Hukuk dışı kararlar alabilmesi gerekiyor.  Bu sürdürülebilir mi? Bir yere kadar ama sonrasında su almaya başlar bu gemi. Ne zaman, nasıl? Alternatif ne? Bunlar soru işareti olarak duruyor. Türkiye’nin, yıllardır söylüyorum, büyük yüzleşme olarak faşizmini dibine kadar yaşayacağını düşünüyorum. 1945’e gelmeden Almanya nasıl debelendi ise, 1945’ten sonra nasıl su yüzüne çıkabildiyse belki de Türkiye’nin de benzer süreçten geçmesi gerekecek.

- Türkiye son zamanlarda Avrupa ülkeleri ile Viyana kuşatması dönemindeki koşullara döndü. Avrupalı müttefiklerinin kentlerinde yüzlerce casus ile insanları izlemek, demokrasi merkezlerinde otoriter nutuklar atmak için girişimlerde bulunmak, Batı’da ciddiye alınan iltica hakkından yararlanan Fetullahçı veya Kürd muhaliflere karşılık yabancı gazetecileri rehin almak diye ifade edilen bir siyaset nereye götürür Türkiye’yi? Neden oldu bunlar, bu uzaklaşma bilinçli mi?

Ben buna Batısızlaşma ve Batısızlaştırılma diyorum. Bu geçici bir şey değil. Türkiye’nin rejimi içeride ve dışarıda yaptıkları ile artık anti- Batıcı, 200 yıllık Batılılaşma sürecinin aksine Batısızlaşma ve Batısızlaştırma sürecine intikal etmiş durumda. Bütün Avrupalı değerleri reddeden bir durum bu. Buna alışmak, buna ayak uydurmak mümkün değil. Bir nebze ahlaki duruş ve vicdan sahibi iseniz bu mümkün değil. Pek çok insan buna ayak uydurma yolunu arıyor, ekonomi ve siyaset dünyasında.

- Türkiye’nin AB sürecinden dışlanmasının maddi ve siyasi faturası ne olur?

Yukarıda değindim ekonomik sonuçlara ek olarak, artık yatırım sermayesi gelmeyecek. İlişkileri yavaş yavaş azaltacaklar. Fabrikaları başka yerlere kaydıracaklar ve Türkiye ile sadece ticari ilişki sürdürecekler o kadar.

- Batı kamuoyunda AKP iktidarına karşı çok ciddi tepkiler birikiyor. Sonu hayrolur mu bunun?

Esas olarak Türkiye rejiminin Avrupa ile atışmasının bedelini Avrupa’da yaşayan Türkiyeliler ödeyecek. Çünkü bir taraftan orada yaşayan bir taraftan da otokratik rejime evet oyu veren Türkiyeliler, Avrupalı hükümetlerin radarında. Hem demokratik bir ortamda yaşa, git kendi ülkende insanlar demokratik bir ortamda yaşamasın diye oy at. Bu tabi pek çok Avrupalı karar vericiyi ve Avrupa kamuoyunu rahatsız etmiştir, bu konuda bir takım önlemler de alınacaktır.

- Hükümet neye güvenerek Türkiye’nin geleneksel müttefiklerini, ekonomisinin belkemiği olan Batı dünyası ile ilişkilerini riske ediyor. Yoksa tüm bu sert tiradlar içeriye dönük siyaset kullanımı için mi?

Hayır bu tam olarak paradigma değişikliğidir. Rejim, Türkiye’nin farklılığını, Avrupa norm, prensip ve standartlarını aksi yönde uygulayarak hayata geçiriyor zaten. Bu sadece retorik değil. TÜBİTAK’ın çalışmaları, eğitim, gündelik hayatla ilgili, kadına ve aileye bakış konuları bütün bunlar aydınlanma döneminden yani 13- 14 yüzyıldan bu yana Avrupa’da birikmiş senteze aykırı bir karşıtlık üzerinden geliştirilen farklılık iddiası. Burada farklı bir şey oluyor sadece içeriye dönük veya milliyetçi oylara oynuyor diye açıklanabilecek bir şey değil. İdam cezasının geri getirilmesini konuşmak, dile getirmek, telaffuz etmek dahi bunun başka bir proje olduğunu gösteriyor. Yaşadığımız sadece geçici, taktiksel değil stratejik bir kopuştur.

- Şimdi Türkiye ABD’nin fiilen koruduğu Rojava sınırına güç yığıyor. Metal Fırtına gerçek mi oluyor? Kemalist düzenin ezdiği Müslümanlar iktidar oldu, şimdi onlar Kemalist düzenin bir diğer mağduru olan Kürdlerle savaşarak ve bölgede yeni ve çok daha ciddi sorunlar yaratarak nereye varmak istiyor? Bu mesele, “Kutuplarda da olsa bir Kürd devletinin kurulmasına karşı savaşacağız” zihniyeti mi, yoksa bilemediğimiz şeyler mi var?

Bölge uzmanı değilim ama bildiğim kadarıyla Türkiye’nin orada bütün dünyayı karşısına alarak hükümranlık kurması, Rojava’yı dağıtması, Afrin ve diğer kantonlarda kalıcı olması teknik ve askeri olarak mümkün görünmüyor. 100 bine yaklaşan muharip bir güç var Rojava’da, o gücün arkasında hem ABD, hem Rusya, hem İran hem de Şam var. Türkiye’nin yanında kim var? Yoktan var edilen Özgür Suriye Ordusu var, onlarında kim olduğu aşağı yukarı belli. Yapabilecekleri belli. Tehlikeli bir gidişattır. Bunun sadece retorik olmadığını, aşırı öz güvenin getirdiği bir bilinçsizlik olduğunu hissediyorum. Rejim kendine o kadar güveniyor ki böyle bir yanlış adımı atması hiç imkansız değil. (A.T.K)

YORUMLAR (2 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz
Saffet Dağdeviren 7.5.2017
Bence görüşlerin hepsi yerinde ve isabetli.. Yazık bu ülkenin geleceğine...
Cenk 8.5.2017
Soylesi cok guzel olmus Emeginize saglik