Referandum mu, korku ütopyası mı?
Türk siyasal sisteminin dayandığı olgusal paradigma, topluma düşman korkusu yayma mantığı üzerine kuruludur. Bu durumun tarihsel arka planının olduğu kolaylıkla ileri sürülebilir.
20.03.2017

Yusuf Ziya Döger

Toplumlar yönetimsel mantalitelerinin dayandığı(arkaik) paradigmaları kısa vade de oluşturamazlar. Toplumların tarihsel serüveni bu paradigmaların oluşumunda önemli bir etkiye sahip olur. Toplumun yaşadığı tarihsel serüven, toplumsal zihnin şekillenmesinde öncülük eder. Bununla birlikte, toplumsal denetimi eline tutarak egemenlik erkini kullananların oluşturduğu algı biçimi de bu konuda etkilidir.

Bir toplumun “tarihsel serüven”inin arka planını görmeden o toplumda oluşmuş yönetimsel mantığın anlaşılması imkansızdır ki, günümüz koşullarında oluşturduğu sistemin dayandığı paradigmayı anlamak da mümkün olamayacaktır.  Çünkü yönetimsel sistemin alt yapısını oluşturan mantık o tarihsel geçmişle bağlantılıdır. Toplumun tarihsel serüvenine ait veriler doğru biçimde analiz edildiğinde günümüz koşullarında oluşturduğu siyasal sistemin karakteri daha net biçimde ortaya çıkacaktır.

Somutlaştırma

Türk siyasal sisteminin dayandığı olgusal paradigma, topluma düşman korkusu yayma mantığı üzerine kuruludur. Bu durumun tarihsel arka planının olduğu kolaylıkla ileri sürülebilir. Çünkü Bozkır toplumu olan Türkler çeşitli koşullar nedeniyle anavatanlarını terk etmek zorunda kalan bir toplumdur. Bu ise onlarda sahip olduklarını hem yitirme korkusunu hem de bunun zorunlu olduğu bilincini geliştirmiştir. Anavatanlarında bozkır yaşamına maruz olduklarından dolayı doğal olarak yerleşik bir kültür biçimi oluşturamamışlardı. Bozkır nedeniyle yer değiştirmeye dayanan bir yaşam biçimi oluşturmuşlardır.

Yaşanılan mekânı terk etme zorunluluğunun olması ve zamanla değişen dünyadaki koşullar Türklerin yönetim sisteminde düşman algısını öne çıkartmıştır ki, göçebe yaşamı sürdüren bir toplumun dostum diyeceği bir toplumdan ziyade, rastladığı ve selam verip geçtiği (talan ettiği) toplumlar vardır hayatında. Bu tarihsel serüven üzerinden ele alındığında, Çin’le, İslam dünyasıyla ve Avrupa’ya geçişlerinde karşılaştıkları toplumlarla kurdukları ilişkilerde görmek mümkündür.

Bu ilişkiler ve tarihsel mitolojileri dikkate alındığında karşımıza sürekli onlara ait olanı almaya hevesli bir düşmanın tetikte olduğu görülür. Bununla birlikte yakın tarihsel dönemde imparatorluk gücünü ve İslam dünyası üzerindeki Halifelik gücünü kaybetmelerini de buna eklemek gerekir. Söz konusu korku ve endişe askeri yapılanmayı öncelemelerine sebep olmuştur. Ki İslam dünyasındaki ilk varlıklarını dönemin devletlerinde paralı asker olarak hissettirdiklerini de unutmamak gerekir.

Askeri yapılanmada yer almış bir toplumun oluşturacağı yönetimsel sistem doğal olarak biz ve düşman şeklinde kategorik düşünmeye meyilli olur. Türklerin zihinsel işleyişinde bu durum bariz biçimde görülmektedir. Arap-İslam Devletlerinin askeri teşkilatlarında bulunmuş Türkler, kendi yönetimsel yapılarını oluşturunca da aynı askeri mantığı esas aldılar. Avrupa’ya ulaştıklarında da aynı mantıkla sadece koruma görevi görecek biçimde örgütlenmiş askeriyapılanma oluşturdular.[1]Böyle bir yapılanma oluşturan toplumun zihinsel işleyişi doğal olarak düşman ve düşman olmayanlar hep var olacaktır.

Bu tarihsel miras günümüz Türk siyasal sistemine olduğu gibi aktarılmıştır. Yönetim erkini ele geçiren toplumun beka sorununu kendi varlığına bağlamaktadır. Kendisinin toplum için olmazsa olmaz şart olduğunu lanse etmeye başlar. Bunu başarmak için de toplumda kategorik bir ayrıştırma ve düşman algısı üzerinden gerçekleştirmeye kalkışmaktadırlar. Bu mantık neredeyse Osmanlının gerileme dönemindenTürkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna vegünümüze kadar hep bu paradigma üzerinden işletilmektedir.

İttihat Terakkiden Cumhuriyete ve bugüne kadar hep aynı mantığı görmekteyiz. Dışarıda toplumu bir kaşık sudan boğmaya hazır dış düşmanlar ve içeride onlarla iş birliğine hazır olup onların emrine amade iç düşmanlar hep olagelmiştir. Bu düşmanların dönemsel farklılaşmaları önemli değildir ki bu değişim iktidarı ele geçirenlere göre farklılaşabilmektedir. Dün dost olan bir anda düşman olabiliyor. Bu hem içte hem de dışta değişmez bir kuraldır.

Sonuç

Şimdi düşünelimbir referandum yapılıyor. İçeride oluşan iki cepheyede bakıldığında hem iç hem de dış düşman olarak lanse ettikleriyle dün kol kola idiler. Ancak bugün varlıklarını koruma adına düşman cephesine konulanların anlık farklılaşmaya dönüştüğünü görmekteyiz. Bunun sebebi kendileri olmadan toplumsal bekanın mümkün olamayacağına toplum ikna çabasından başka nasıl bir anlam yüklenilebilir.

Yine iki cephenin de kendi tabanına içeride Kürdleri düşmanlaştırma üzerinden korku pompalayarak görüşlerine haklılık kazandırmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Aslında sorun, onlarınkendi tabanlarını ikna etmede zorlandıklarını gösteriyor. Bu nedenle iç ve dış düşman göstererek tabanlarını ikna çabasında olduklarını açık biçimde müşahede etmekteyiz.

Bu şunu göstermektedir. Kendi toplumlarının dinamiklerini doğru biçimde teşhis edemediklerini göstermektedir. Dolayısıyla bu dinamikleri yönlendirmek için korku pompalayarak ya hepimiz gideriz ya hepimiz böyle davranırsak kurtuluruz anlayışını dikte etmeye çalışmaktadırlar.

CHP evet, hayır yazılarının basılı olduğu haritalarla bu algıyı oluşturmaktadır. Kendisi kaybettiğinde haritalar üzerinden bölünmüş ve elden çıkmış Kürdistan topraklarıyla tabanını ikna etmek çabasındadır. Bunun dışında elle tutulur hiçbir argümana sahip değildir. Ki bu argümanı da korkutmak üzerinden oluşturulmuştur. O halde buna dur demek için hayır demelisiniz diyor.

AKP ise hayır cephesinde yer alanları göstererek toplumun nasıl bir komplo ile karşı karşıya olduğunu dile getirmektedir. Bu komployu yıkabilecek, direnebilecek tek gücün kendisine destek verilmesiyle mümkün olduğu algısı oluşturmaktadır. Şu sıralar Siyonist söylem yerine Nazi söylemine yönelmesi de manidardır. O halde buna dur demek için evet demelisiniz diyor.

Her iki mantıkta iktidar erkini kullanmak için aynı şeyi farklı saiklerle gündeme getiriyor.

Yusuf Ziya Döğer: yziyadoger@imp-news.com

Öğretmen, sosyolog. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Şeyh Said Hareketi Sonrası Pêçar Tenkil Harekatı/1927 adlı kitabı yayınlandı. (Nûbihar Yayınları)


[1]Sosyologlar bu devlet tipini “Askeri Devlet” olarak tanımlarlar. Bu devlet sadece koruma karşılığında halkın üretiminden pay almaktadır. Ki egemen olduğu yerlerin imarını düşünmemektedir. Sadece Kervan güzergahlarını imare edip ticaretin güvenlikli olmasını ve buradan payına düşüne alma arzusundadır.

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz