36. İstanbul Film Festivali’nden 18 tavsiye film
Bu yıl 36. kez düzenlenecek İstanbul Film Festivali’nde 21 bölümde, 61 ülkeden 207 yönetmenin toplam 203 filmi gösterilecek.
27.03.2017

IMPNews - Bu yıl 36. kez düzenlenecek İstanbul Film Festivali’nde 21 bölümde, 61 ülkeden 207 yönetmenin toplam 203 filmi gösterilecek.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Cannes’dan Berlin’e dünyanın önde gelen festivallerinde gösterilen filmler, Türkiye’de de merakla bekleniyor.

FilmLoverss’da yer alan, festivalde kaçırılmaması gereken filmlerden bazılarının listesi şöyle:

Lady Macbeth

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren Lady Macbeth, festival süresince ve sonrasında büyük övgü aldı. William Oldroyd’un yönettiği film, yılın en kayda değer işlerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

İngiltere’nin önemli genç kuşak oyun yazarlarından Alice Birch ile tiyatro yönetmeni William Oldroyd, Nikolai Leskov’un novellası Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i’ni modern bir yaklaşımla sinemaya uyarlıyor. Bu soğukkanlı ve erotik gerilim filmi, Shakespeare’in tragedyasıyla doğrudan bağlantısı olmayan bir hikâye anlatıyor. Katherine, ailesi tarafından kendisinden yaşça büyük ve zengin bir adamla evlendirilir. Kocasının aşağılayıcı davranışlarına katlanmaya çalışırken, çiftlikteki işçilerden Sebastian ile tutkulu bir ilişki yaşamaya başlar. Bu ilişkiyi sürdürebilmek için her şeyi, hatta cinayeti bile göze almaya hazırdır.

Kaygı

Ceylan Özgün Özçelik’in ilk uzun metrajı Kaygı, Türkiye’nin ve Türkiyelilerin en büyük özelliği olan “unutmak” kavramından yola çıkarak toplumsal bellek meselesine değiniyor. Psikolojik gerilim türündeki film, ülke sinemamızın ihtiyacı olan tür sinemasına iyi bir örnek olabilir. Dünya prömiyerini Berlin’de, A.B.D prömiyerini ise SXSW’da yaptı.

Haber kanalında kurgucu olarak çalışan 30’lu yaşlarındaki Hasret uzun süredir aynı kâbusu görmektedir. Gördüğünün aslında hatırladıkları olduğunun farkında değildir. Tekrarlayan kâbusla aklına bir soru düşer: Annesiyle babası tra k kazasında ölmemiş olabilir mi? Toplumsal bellek ve etki alanları temeline oturan psikolojik gerilim Kaygı, müzisyen anne-babası 20 yıl önce trafik kazasında ölen bir kadının kâbusuyla ilerliyor. Hasret, gerçekle sanrının paslaştığı tekinsiz bir ülkede yaşıyor. Geçmişini hafızasında arıyor.

Tuz ve Ateş – Salt and Fire

Werner Herzog, filmlerinin merkezine aldığı doğa ve insan çatışmasını ya da farklı bir biçimde dile getirmek gerekirse insanın doğa karşısında içine düştüğü durumu her zaman başarılı bir şekilde irdeleyen sinemanın en önemli yönetmenlerindendir. Werner Herzog’a ek olarak Michael Shannon ve Gael Garcia Bernal isimlerini de görmek filmin kaçırılmaması gerektiğinin altını yeniden çiziyor.

Alman sinemasının yaratıcı ustası Werner Herzog, Tuz ve Ateş’te kariyeri boyunca kurcaladığı doğa ve insan arasındaki yıkıcı çatışmayı bir kez daha merkeze alıyor. Filmde, bir çevre felaketini araştırmak için yola çıkan Birleşmiş Milletler ekibi doğa katliamının sorumlusu olan şirketin adamları tarafından kaçırılıyor. Herzog’un “sinemanın kurallarına uymayan bir gündüz düşü” olarak tarif ettiği filmin oyuncu kadrosunda Michael Shannon ve Gael Garcia Bernal de bulunuyor. Herzog, takipçilerini bir kez daha dünyayla ilgili benzersiz ve karanlık öngörüsüne ortak olmaya çağırıyor.

Kırık Kalpler Bankası

Onur Ünlü son yıllarda yaptığı çalışmalarla Türkiye’nin en popüler yönetmenlerinden bir tanesi oldu. Köprüde Buluşmalar destekli son filmi Kırık Kalpler Bankası’nı da bu sebeple uzun süredir bekliyorduk. Hem karakteristik Ünlü filmi olduğu söylenen hem de kendi tarzından çok farklı detaylar barındırdığı bilinen film, festivalin kaçırılmaması gereken yerli filmlerinden.

Osman ve Enis, İstanbul’un en merkezi semtlerinden Galata’da bir amatör futbol takımında top oynayan 20’li yaşlarının sonunda iki genç adamdır. Enis ve Osman’ın amacı, hem takım arkadaşlarıyla birlikte semtteki bankalardan birini soymak hem de son maçı kazanarak ligden düşmemektir. Maç oynanır ve çıkan büyük bir kavga sonucunda yarım kalır. Fakat bu kavga sırasında Osman, karşı takımın organ kaçakçılığıyla ünlü başkanı Rüstem Tor’un zorla yanında tuttuğu Aslım’a âşık olmuştur. Kırık Kalpler Bankası, William Shakespeare’in Romeo ve Jülyet piyesi üzerine kurulmuş, olmayacak bir hayalin peşine takılan üç kahramanın, hüzünlü sonlarına doğru Şekspirvari bir eda ile koşmalarının trajik hikâyesidir.

Ben Senin Zencin Değilim – I am not Your Negro

Bu yılın en çok konuşulan belgesellerinden oldu I am not Your Negro. Akademi tarafından Oscar’a da aday gösterilen belgesel Berlin dahil birçok festivalden ödülle döndü.

Usta yönetmen Raoul Peck’in imzasını taşıyan Oscar adayı bu belgesel, ünlü Amerikalı yazar James Baldwin’in yarım kalmış yapıtı Remember This House’u merkezine alıyor. Baldwin, çok kısa aralıklarla öldürülen Afro-Amerikalı üç aktiviste; Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’a dair anılarından yola çıkarak Amerika’da ırkçılığın kökeni ve bununla nasıl mücadele edilebileceği üzerine bir deneme yazmayı hede emişti bu yapıtında. Peck ise yarım kalmış bu metni arşiv görüntüleriyle birleştirerek, Baldwin’in o dönemde ırkçılığa dair söylediklerinin günümüzde Amerika’da hâlâ geçerli olduğunu hayranlık uyandırıcı şekilde ortaya koyuyor. Filmde Baldwin’in metnini ünlü oyuncu Samuel L. Jackson seslendiriyor.

Ornitolog – O Ornitólogo

Locarno’da bu son filmiyle En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen João Pedro Rodrigues’i takip eden sinefiller, yönetmenin kendine özgü oluşturduğu sinema dilini ve nevi şahsına münhasır filmlerini biliyordur. Gösterildiği her yerde övgü alan ve eleştirmenler tarafından yönetmenin en iyisi olarak nitelendiren filmi kaçırmamak gerekiyor.

Kuş gözlemcisi Fernando, ormanın derinliklerinde ve doğanın huzur verici dinginliğinde dürbünüyle gökyüzündeki yaşamı izlemektedir. Her şey, her zaman olduğu gibi gelişmektedir, ta ki nehirdeki akıntı Fernando’nun botunu kapıp götürene kadar. Artık orman ve Fernando, gerçek ve hayal, rüya ile kâbus arasında hiçbir mesafe kalmamış gibidir. Kahramanımız yaşlı ağaçların gölgesinde uyandığında, yolculuğunun geri kalanına fena hâlde hazırlıksız yakalandığının farkına varacaktır. Rodrigues’in dinsel öyküler, mitler, cinsel hezeyanlardan beslenen son şaheseri, hem başkarakterine hem de izleyicisine olağanüstü sürprizler sunuyor.

Manifesto

Alman sanatçı Julian Rosefeldt’in geçtiğimiz yıl büyük bir başarı kazanan video art enstalasyonu, şimdi uzun metrajlı bir film olarak karşımızda. Filmde Cate Blanchett 13 farklı karakteri canlandırıyor ve sanat tarihine yön vermiş çeşitli manifestoları olur olmaz yerlerde okuyor; komünist manifestodan Dogme 95’e… Yaratıcı mizanseni ve zeki kurgusuyla seyri son derece keyifli Manifesto, Blanchett’in kariyerinde de yepyeni bir zirve oluşturuyor. Oyuncunun evsiz bir adamdan bir kuklacıya, bir haber sunucusundan bir fabrika işçisine 13 farklı karaktere bürünüşünü izlemek başlı başına unutulmaz bir deneyim.

Raw

Bu yılın en sıra dışı büyüme hikayesini kaçırmamak için mutlaka izlenmeli.

Kimi seyircilerin fenalaşıp bayılmasına sebep olan Raw, son yılların en yaratıcı ve kanlı gerilim filmlerinden. Vejetaryen bir aileden gelen Justine, aile geleneğini izleyerek lisans eğitimi için Veteriner Hekimliği Fakültesi’ne girer. Yurtta, okul geleneği olan bir ritüel esnasında çiğ et yemeye zorlanır. O andan sonra hayatı elinde olmadan değişmeye başlar. Julia Ducournau ilk uzun metrajında bir büyüme hikâyesini, beden üzerine kurulu korkunun alanına ustalıkla taşıyor ve baştan sona diken üzerinde izlenen, şaşırtıcı, rahatsız edici ve hayranlık uyandırıcı bir tür filmine imza atıyor.

Hayvanlar – Animals

Psikolojik gerilim sevenlerin festival programına göz attığında karşılarına çıkabilecek güzel sürprizlerden Animals.

Bir koyun insanın hayatını ne kadar değiştirebilir? Altı ay kalmak üzere Viyana’dan Lozan’a doğruyola çıkan Nick ve Anna, yolda arabayla bir koyuna çarpar. Bundan sonra (belki de bundan önce) her şey tuha aşır: Belki de vardıkları Lozan, Viyana’dır; Nick, evlilik dışı bir ilişki yaşıyordur, o kadın da aslında Lozan’dadır. Belki de hepsi bir rüyadır, ya da kendileri bir başkasının rüyasındadırlar. Bir önceki filmi Cesaret ile festivale gelen yönetmen Zglinski’nin Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde dünya prömiyerini yapan filmi Hayvanlar, metafiziğe göz kırpan, gizem dolu olduğu kadar huzursuz edici bir psikolojik gerilim.

Ateş Serbest – Free Fire

Tür sinemasının kalıplarıyla oynamayı seven Ben Wheatley, bu kez aksiyon ve polisiye filmlerin olmazsa olmazı çatışma sahnelerini alıyor ve bütün filmini bunun üzerine kuruyor. Boston, 1978… İki çete, terk edilmiş bir depoda buluşur. Planlanan yasadışı silah alışverişi yanlış anlamalar, beklenmedik tesadüfler ve güvensizlik sonucu çatışmaya dönüşür. Herkes bir yandan hayatta kalmak için mücadele ederken, diğer yandan da etrafındakilerin gerçekte hangi tarafta olduğunu çözmeye çalışmaktadır. Neredeyse gerçek zamanlı ve büyük kısmı tek bir mekânda geçen bu hınzır aksiyon filmi, kadrosundaki yıldız oyuncularla da dikkat çekiyor.

Genç Karl Marx – Young Karl Marx

Young Karl Marx’ı Türkiye sınırlarında başka bir yerde bir kez daha izleme şansı bulabilir miyiz? Sanmıyorum. Bu sebeple Karl Marx’ın gençliğini konu alan bu filmi kaçırmamak gerekiyor. Karl Marx’ın konu olduğu ilk kurmaca film olduğunu da eklemek gerekiyor.

20. yüzyılın en önemli figürlerinden biri olan Marx’ın gençlik yıllarını konu alan Genç Karl Marx, Kapital’in yazarını merkeze alan ilk kurmaca film. Karl Marx’ın 1844’te, 26 yaşındayken Paris’e sürgüne gitmesiyle başlayan film, düşünürün daha sonra yakın dostu ve çalışma arkadaşı olacak Friedrich Engels’le tanışması ve birlikte komünizmin ve işçi hareketinin temellerini atışlarını, ayrıca dönemin siyasal atmosferi ve kişiliklerini de anlatıyor. 2015’te İstanbul Film Festivali’ne konuk olan Haitili usta Raoul Peck’in yönettiği diğer film olan Ben Senin Zencin Değilim de festivalin FACE İnsan Hakları Yarışması’nda yer alıyor.

Ardıl Görüntü – Powidoki

9 Ekim 2016’da kaybettiğimiz Andrzej Wajda’nın son eserini beyazperdede izlemekten daha önemli bir sebep olabilir mi?

Polonya’nın Oscar adayı Ardıl Görüntü, komünist rejimin toplumsal hafızadan silmeye çalıştığı “çağdaş resim sanatının mesihi” Wladyslaw Strzeminski’nin hayatından bir kesiti anlatıyor. 2. Dünya Savaşı sonrasında Strzeminski, Komünist Parti baskısına boyun eğmeyi reddedince öğrencilerinin desteğine rağmen sefalete sürüklenir. Wajda’ya göre Ardıl Görüntü, “eğilmeyen, kararlarının arkasında duran, kendini tamamen sanata adamış bir adamın portresi.”

Kundakçı – Pyromaniac

Insomnia ve Prozac Nation ile tanınan ve daha önce yine İstanbul film Festivali’nde gösterilen Pioner ile Türkiye’de yaşayan sinemaseverlerin aşina olduğu Norveçli yönetmen Erik Skjoldbjærg’in yeni filminde neler yaptığını görmek için izlenmeli.

80’li yılların başları… 19 yaşındaki Dag, bir yıllık askerliğin ardından köyüne, kendisini büyük bir heyecanla bekleyen ailesinin yanına geri döner. Babası Ingemann, köyün gönüllü itfaiye teşkilatında şeftir. Köyde hiç kimsenin farkında olmadığı şey Dag’ın, babasının mesleğiyle tezat bir yaşam sürmesidir: Dag bir kundakçıdır; köy sakinleri büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır ve ellerinde bu tehlikeyi bertaraf etmelerine yardımcı olacak hiçbir ipucu yoktur. 1997 yılında Insomnia / Uykusuz ile uluslararası başarı kazanan Erik Skjoldbjærg karanlık Kuzey masalları anlatmaya devam ediyor.

Süper Karanlık Zamanlar – Super Dark Times

Yıl 1990; internet, sosyal medya ve cep telefonları yok, arkadaşlıklar bugünkülerden çok farklı. Kulağa hoş geliyor değil mi?

Rotterdam Film Festivali’nin Parlak Gelecek bölümünde Şubat ayında dünya prömiyerini yapan Süper Karanlık Zamanlar 1990’larda, internet, sosyal medya veya cep telefonlarının olmadığı günlerde geçen bir gençlik filmi. Filmin kahramanları Zach ve Josh, Amerika’da küçük bir kasabada yaşayan, çocukluk arkadaşı iki lise öğrencisidir. Olaysız geçen hayatları, arkadaşları Daryl’ın bir kaza sonucu ölümüyle sarsılır. Gençler korku ve telaşla cesedi saklar ve bundan söz etmeyeceklerine dair yemin ederler. Ancak aralarına aşılması güç bir mesafe girecektir. Tanınmış görüntü yönetmeni Kevin Phillips’in yönettiği ilk filmi, güçlü performanslara dayanan, arkadaşlık, şüphe ve suçluluk konularına eğilen parlak bir Amerikan bağımsızı.

Rocky 2 Nerede – Where is Rocky II

Pek çok kişi bilmiyor olabilir, ancak Pierre Bismuth, Charlie Kaufman ile birlikte 2000’lerinen hip filmlerinden biri olan Eternal Sunshine ofthe Spotless Mind / Sil Baştan’ın kir babalarından biri. Yönettiği bu ilk filme ilgi beslemek için belki bu kadarı yeterli, ancak dahası var: Sanatçı Ed Ruscha 1979’da, reçineden sahte bir kaya yapıyor ve bunu Mojave çölünde bir yere gizliyor. Bismuth, işte bu gizemli sanat eserini bulmak üzere bir özel dedektif, iki de senaryo yazarı alıyor işe. Daha sonra bol sorulu, bir o kadar da cevaplı, sürprizlerle dolu, eğlenceli bir yolculuk başlıyor.

Hayalet Hikayesi – Personal Shopper

Son olarak Clouds of Sils Maria filmiyle kendisine hayran bırakan ve uluslararası önemli festivallerde adından söz ettirmeyi başaran Fransız yönetmen Olivier Assayas’ı Kristen Stewart ile tekrar buluşturan Personal Shopper bize moda dünyasının kapılarını aralarken; hayaletlerle dolu esrarengiz bir yolculuğa davet ediyor. Katıldığı festivallerden karışık eleştiriler alan filmi seyrederek kendi kararımızı kendimiz vermeliyiz.

Sils Maria’dan sonra Kristen Stewart yenidenbir Olivier Assayas filminde ve yine harika bir performans sergiliyor. 20’li yaşlarında, içine kapanık bir kadın olan Maureen, neredeyse hiç değişmeyen kayıtsızlığıyla, Paris’te ünlü bir modelin alışveriş danışmanlığını yapmaktadır. Genç kadın, kısa zaman önce ikiz erkek kardeşini kaybetmiştir ve henüz yas sürecinden çıkamamıştır. Bir gün cep telefonuna bir mesaj gelir. Bilinmeyen bir numaradan… Belki de bir hayaletten… Kardeşinin hayaletinden… Ödül kazandığı Cannes’da eleştirmenleri ikiye bölen Hayalet Hikâyesi cesur ve sıra dışı bir tür sineması örneği.

Rock’n Roll

Ne le dis à personne ile yönetmenliğiyle de bizi kendisine hayran bırakan ancak sırasıyla Les petits mouchoirs ve Blood Ties ile hayal kırıklığı yaratan Guillaume Canet’e hem bir şans vermek hem de Canet değil filmde rol alan birçok ismin kendilerini canlandırdığı performansları görmek için izlenmeli.

Fransız sinemasının beğenilen aktörü Guillaume Canet, artık 43 yaşında. Peki, yaşına rağmen cazibesini koruyor mu? Canet’nin senaristlerinden olduğu ve yönettiği Rock’n Roll, işte bu soruya yanıt arıyor: Canet artık filmleri taşıyacak cazibesinin kalmadığını duyunca bunun tersini kanıtlamaya çalışıyor. Filmde, Canet ve hayat arkadaşı Marion Cotillard’ın yanı sıra birçok sinemacı kendini canlandırıyor. Rock’n Roll, hem Fransız sinema dünyasına hem de Canet’nin iç çatışmalarına dur durak bilmeyen bir mizahla eğiliyor. Canet umursamaz bir tavır takınırken bir yandan da izleyicisini eğlenceye ortak olmaya davet ediyor.

Beden ve Ruh – On Body and Soul

Kazandığı ödüllerin yanı sıra tam da aşkın doğasına uygun bir şekilde aynı anda hem sert hem de naif bir hikaye sunan film, sizleri asosyal bir hayatın rüyalarla kendine açtığı pencereden içeri bakmaya davet ediyor.

Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan Beden ve Ruh, sert olduğu kadar da yumuşak, büyülü gerçeklik esintileri taşıyan bir aşk hikâyesi anlatıyor. Usta Macar yönetmen Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra çektiği ilk film Budapeşte’de bir mezbahada geçiyor. Öğlen yemeklerini bile ciddiyetini bozmadan tek başına yiyen hastalıklı derecede asosyal Maria, kendi gibi sessiz ve içine kapanık müdürü Endre ile yakınlaşır. Tesadüfen, geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark ettiklerinde önce bu durumdan sıkılıp korkarlar, ama sonrasında rüyalarındaki birlikteliği gerçek hayata taşımaya çalışırlar. (A.T.K)

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz