Hani Selocan çok şekerdi?
Bugünlerde 15 Temmuz, OHAL, KHK’lar derken Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde “bağlama” isteği sol çevrelerin “ay Selo başkan çok şeker” şeklinde gıdıklanmasına neden olamıyor.
06.01.2017

Yazı-YorumBerna Kızılkaya

Hemen can alıcı soruyla başlayalım: Üniversiteden tasfiyesine neden olacak kadar ateşli bir sosyalist mücadele savunucusu olan Behice Boran Kürdlere karşı aynı hassasiyeti neden gösterememiştir? Akademik hayatını sosyalist mücadeleye adayan Boran’ın 1948’e kadar DTCF’de doçent iken Kürd sorunu konusunda hiçbir çaba sarf etmediği hatta bu konuya değinmekten şiddetle kaçındığı rahatlıkla söylenebilir. Öyle ki 1960’ların sonlarına doğru Kürd sorununa bakışı nedeniyle TİP genel başkanı Mehmet Ali Aybar’a karşı tavır almış ve 1970 yılındaki parti kurultayında genel başkan seçilmiştir. Behice Boran ekolünün bugün ne kadar değiştiğinden söz edilebilir ki?

Bugünlerde 15 Temmuz, OHAL, KHK’lar derken Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde “bağlama” isteği sol çevrelerin “ay Selo başkan çok şeker” şeklinde gıdıklanmasına neden olamıyor. Demirtaş’ın umduğunun aksine Melih Gökçek için “şapşike selam söyle” demesi de “aman Tanrım ne zeki ne esprili başkan” nidalarını yükseltemiyor. Şiiri, mektubu, öyküsü ise ne yazık ki konu bile edilmiyor. Çünkü şu sıralar Türkiye solcularının çok daha önemli bir sorunu var: “Batan gemiyi hızla nasıl terk edebiliriz?”. Örneğin, akademide dünyaya soldan baktıklarını iddia eden akademisyenler ya Türkiye’nin Batı’sında bir sahil kıyısına yerleşmeyi tartışıyor ya da dünya haritasını önüne açıp kendisine kaçılacak ülke seçiyor. Açıkça sormak gerekirse bu tutumlarının onca yıl hunharca eleştirdikleri sol-liberallerden ne farkı kalıyor? Üstüne üstlük bir de demezler mi “kandırıldık”… Erdoğan’ın “kandırıldık” söyleminin bir mutant versiyonu an itibariyle Türkiye solcularının politik tartışmalarının bel kemiğini oluşturmakta. Sol sürümüyle “kandırıldık” söylemini kısaca özetlemek gerekirse, HDP’ye verdikleri desteğin 7 Haziran sonrasında “hendeklerle” sonuçlanacağını bilemezlermiş. Bu öyle ucuz bir yaklaşım ki Kürdler açısından da rahatlıkla tersine formüle edilebilir. Yarın bir gün Kürdler de çıkıp “ne istediniz de vermedik” söyleminin bir başka deneysel versiyonunu inşa edebilirler. Öyle ya sol dünya Kürdlere parmaklarını sallayarak “siz ver özerkliği al başkanlığı diyeceksiniz değil mi” diye HDP özelinde Kürd hareketini sıkıştırdıklarında kanıt olarak “seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız” denmedi mi? Sahi ya hatırlamışken, Kürdistan’a özerklik verilmesi halkların kendi kaderini tayin hakkına inanan Türk usulü solcuları niye rahatsız ediyordu hala anlayabilmiş değilim (!).

Hemen bu noktada, 1940’lardan bu yana, Behice Boran ve onun gibi düşünen akademisyenler için Kürdlerin “devrime” giden yolda “taşeron yoldaşlar” olduğunu söylemek yerinde olur. Bilindiği üzere, Behice Boran Kürd sorununu yalnız ekonomik açıya indirgeyerek “ilerilik” ve “gerilik”  sorunu olarak ele almakta bir yanlışlık görmemiştir. İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni isimli kitabında bu soruna değinerek, dönemin ifadesiyle ‘Doğu Sorunu’nun aynı zamanda etnik bir sorun olduğuna dikkat çeker. 1960’larda Kürd sorununu birincil olarak baskı ve sömürüye bağlı bir bölgesel azgelişmişlik sorunu olarak gören Türk solunun önde gelen akademisyenlerinin İsmail Beşikçi’nin üniversite ile ilişiği kesilmesi karşısında sessizliğe bürünmeleri günümüzün “kandırıldık” söylemine göz kırpar nitelikte değil midir? Dolayısıyla hala sıcaklığını koruyan bir alan var: İsmail Beşikçi versus Behice Boran.

“Türkiye’de sol zaten hep böyle olmadı mı?” diye sorabilirsiniz. “Solcuların artık kendilerini şöyle okkalı bir şekilde eleştirmeleri gerekmiyor mu?” diye de sorabilirsiniz. “Nereye kadar minik, yerli “Che Guevaralara” bilmem nereli bir hoca da çok gizli bir örgütün lideriymiş, akademik hayatında kendini çok saklamış şeklinde atıp tutmaya devam edeceksiniz?” ya da “Ne zaman tası tarağı toplayıp kaçmak yerine İsmail Beşikçi onurunu göstereceksiniz?” şeklinde de sorular yöneltebilirsiniz. Ama bana göre şu soruları sormak daha esaslı sanki: Kürd aydını diye isimlendirebileceğimiz birkaç ismi hiç düşünmeden sıralayabilir miyiz? Türk aydınına eklemlen(diril)en Kürd aydınının Türkiye solunun açtığı sınırlı düşünme alanlarına itilmesi TİP deneyiminden bu yana post-asimilasyon olarak değerlendirilemez mi? İrfan Aktan’ın Türk aydınından “medet uman” yazısındaki sorunlu bakış açısını Kürd aydını yeterince algılayabiliyor mu?

(M.E)

YORUMLAR (1 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz
Cesur 7.1.2017
De here lo!!