Cümbüşçü Cemal
Araptır cümbüşçü Cemal. Devletin bir dairesinden emeklidir. Dedeleri Osmanlı'nın yükseliş devrinde göçmüş Çukurova'ya.
30.12.2016

Yazı Yorum / Selim Martin

Sırtında cümbüşü, altında kırma köpekler gibi türünün ne olduğu belli olmayan, çerden çöpten inşa ettiği motosikleti ile gidiyordu Cemal. Ensesinde mendil kafasında beyaz boyacı şapkası vardı. Ağzında, dilbilimcileri hayrete düşüren tuhaf küfürler den bir demeç; Adana'nın ağustos sıcağına ve onun muhatabına. Afrika'dan gelen ve Adana'da ikamet eden sıcak hava dalgaları yine yapmıştı yapacağını. Zaten Adana'nın nevi şahsına münhasır bir havası vardı, bir de Afrika işin içine dahil olunca, kendi başına sıcak hava ihraç edecek hale geliyordu. Vaziyet böyle olunca cümbüşçü Cemal gibi niceleri, bir serinleme yöntemi olarak küfre başvuruyordu. Rivayet odur ki; isminin, ekseriye nahoş zikredilmesine kızan Tanrı, pratik yaptırıyordu bizim Adanalılara.

Araptır cümbüşçü Cemal. Devletin bir dairesinden emeklidir. Dedeleri Osmanlı'nın yükseliş devrinde göçmüş Çukurova'ya. Şamdan Göç ederken-kaçarken küfrü de yanlarında mı getirdiler, yoksa onlarda burada öğrenip, kültürel bir miras olarak kuşaktan kuşağa mı aktardılar bilinmez. Belki de Cemal gibi başka başka kültürlerden bir araya gelen bir grup arkadaş, uzun mülahazalar sonucu kendileri icat etti bu orijinal küfürleri. Öyle ya termometrenin dahi terlediği bu sıcaklara bir savunma refleksi, illaki olacaktı. Güneşin dikine dikine vurduğu cadde de bir miktar daha yol aldı ve nihayet evine yaklaştığının göstergesi olan ara sokağa girdi Arap Cemal.

Dar ve fevkalade bakımsız olan bu ara sokaklar bir o kadarda gölge idi. Motorun hızını iyice düşürüp söylenmeğe başladı 'Depem eridi lan, bu şapkada bir boka yaramıyor' Güneşe duyduğu öfkeyi, benzeri serzenişlerle dile getirirken ağır ağır ilerliyordu ara sokaklarda. Bu esnada tanıdık, eşe dosta selam ediyor ve motorunun enfes kornası ile esnaflara selam veriyordu. Evine giden yolda ilerlerken etrafına garip ve arar gözlerle bakıyordu Cemal. Her gün oradan oraya top koşturan ve kendisini deli eden çocuklar ortalıkta değildiler.  Oysa ultraviyole ışınlarına duyduğu öfkeyi çocuklardan çıkarmaya niyetliydi bugün.

Her gün olduğu gibi bugünde Cemal geçerken, çocuklar topu motoruna fırlatacak, o da eşsiz motorunu aniden durdurup "Picin dölü, gelirsem yere çarparım seni ha" diyerek  devam edecekti; büyüklere saygı kalmamış. Biz çocukken bir büyüğümüz geçse keramet sahibi bir evliya geçiyor gibi ellerimiz önde beklerdik. Bir de şunlara bak,'' suratlarında insanlık yok Şam şeytanı gibi piçler" diyecekti, ama diyemedi. Çocuklar ters köşeye yatırmıştılar Cemali. Düşündü kendi kendine nerde bu veletler nereye gittiler diye, evinin olduğu sokağa gelince anladı bu sessizliğin sebebi mücibesini.

Cemal'in bir çocukluk arkadaşı vardı. Zekeriya. Öz kardeşinden fazla severdi. Yıllar önce ölmüştü Zekeriya. Adana'nın tek devlet hastanesinin doktoru  verem dedi hastalığın adına, Cemal bu adı reddedip  ince hastalık dedi. Zekeriya ince hastalıktan ölmüştü. Ölümünün üzerinden 15 yıl geçmişti fakat, Cemalin duyduğu sevgi hiç eksilmemişti. 15 yıldır Zekeriya'nın ailesini kendi ailesinden önde tuttu. Kendi evine ne aldıysa onlara da aldı. Soranlara 4 evladım birde Ali'm (Zekeriya'nın oğlu) var diyordu. Tek bir gün ayırt etmedi Ali'yi kendi çocuklarından. Ali kendi parasını kazanana kadar Cemal baktı ona ve annesine hiç gocunmadan. Evlerinin bulunduğu çıkmaz sokağın başında Zekeriya'nın, az ilerde de kendi evi vardı. Zekeriya'nın evi önünde toplaşan kalabalığı görünce indi motorundan, cümbüşünü sırtından çıkarıp yere bıraktı. Evde yalnızca Ali ve annesi Seher vardı. Cemalin her bir ayağı 200 kilo olmuş yürüyemiyor, kalbi yerinden çıkacak kadar süratli çarpıyordu. Seheri düşünüyordu birde Ali'sini, kime ne oldu diyordu. Üzüntüyle ona fırlatılan bakışlardan birine bir şey olduğunu hatta birinin öldüğünü anlamıştı ama kimdi. Kim öldü diye sordu kendi kendine Ali'm mi, Seher mi? bu soru cevabını duymak istemediği türdendi. Çaresiz ilerledi, güçlü olması gerektiğini düşündü. Ben, bu evin manevi reisiyim dedi ve nihayet evin açık olan kapısına geldi. Bir avlu dolusu komşu kadın, yerde yatan cenazenin başında feryat ediyorlardı. İçlerinden bir tanesinin sesini tanıdı Cemal. "Ali'm diyordu Ali'm, etinin kokusuna kurban olduğum, benden sıkıldın da babana mı gittin" diyordu. Babası gibi ince hastalıktan ölmüştü oda.

Ali'nin cansız bedeni, kafası beyaz bir kumaş parçası ile bağlanmış, karnına bir bıçak konulmuş ve etrafında olup bitenleri tamda anlamayan küçük çocukların bakışları ile çevrelenmiş bir şekilde yatıyordu yerde. Cemal hiç konuşmadı, hiç ağlamadı, etrafına hiç bakmadı. Sanki önceden biliyormuş da malumun ilanı olmuş gibi ilerledi yerde yatan emanet evladına. Diz çöktü başucuna, gözleri ve elleriyle okşadı Ali'sini, Seher dahil herkesi Cemal'i Cemal Ali'sini izliyordu. Sonra, adet olunduğu üzere hariçten değil, kalbinden bir gazel okudu Cemal:

Yavru yavru Huma kuşu yükseklerden seslenir

oğul oğul yar koynunda bir çift suna beslenir

yavru yavru sen ağlama kirpiklerin ıslanır

oğul oğul ben ağlim ki belki deli gönül uslanır…

(M.E)

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. <br> Yazılanlardan BasHaber sorumlu tutulamaz.