“Cumhur-Başkan” mı, “Tek kişilik yönetim” mi?
Başkanlık sistemi gerçekten dünyadaki örneklerinde olduğu gibi tartışılmalı ya da parlamenter sistemin eksikleri giderilerek daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasayla yola devam edilmelidir.
28.12.2016

Ahmet Özer

Anayasada, kozmetik bir müdahale ile pradigmatik bir değişim yapılıyor. Oysa bu süreç toplumun tüm katmanları tarafından tartışılması, sivil toplum tarafından hazmedilmesi, demlenmesi gereken bir süreç. Bunun yerine apar topar yangından mal kaçırır gibi neden yapılıyor bu düzenleme? Böyle olunca, yapılan iş Türkiye’nin ihtiyaçlarından ziyade kişiye özgü bir değişim izlenimi veriyor.

Nitekim değişiklik 2019 yılında yürürlüğe gireceği halde 2019‘a kadar ek maddelerde yapılacak değişiklikle cumhurbaşkanına başkanlık yetkileri verilecek. Oysa % 52 oy cumhurbaşkanlığı için verilmiş oylardı, başkanlık için değil. Kaldı ki 2019 meselesi de manidar. Cumhurbaşkanı’nın süresi bittiğinde 3 ay daha uzatılacak, sonra iki dönem aday olabileceği için 2029 ylına kadar başkanlık yetkileri ile cumhurbaşkanlığı sürdürülecek; hesap bu.

Şimdi toplum bu kadar gerilmişken, hergün sağda solda bombalar patlarken, açlık yoksulluk kol gezerken, dolar almış başını giderken, esnaf kan ağlarken, ekonomi çöküntü emareleri gösterirken, gelir dağılımındaki bozulma ve adaletsizlik had safhaya ulaşmışken; yüzlerce gazeteci, düşün ve bilim insanı içerdeyken, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırılmışken; dışarıdan ve içeriden her gün şehitler gelirken; HDP’nın milletvekili, belediye başkanı ve parti yöneticilerinin çoğu içeri alınmışken; OHAL rejimi son sürat devam ederken; AKP, MHP‘yi koltuğuna alıp cumhurbaşkanına uygun bir sistemden öte rejim değiştirmeye yöneliyor, üstelik kişisel isteğe bağlı, dünyanın hiçbir yerinde olmayan koltuk dizaynetmeye çalışıyorlar. Neden? Cumhurbaşkanı “başkan”, Bahçeli de “başkan yardımcısı” olsun diye mi? Peki toplumun böyle bir sorunu böyle bir derdi var mı? Hayır. Toplumun yukarıda bahsedilen sorunları var.

Siyasetin gerçek işlevi ve yaratılan kutuplaşma

Siyasetin görevi, bu sorunları çözmek iken bunu bırakmış kişiye özel koltuk dizaynediyorlar. Oysa siyasetin en temel işlev(ler)i, a) Pastayı büyütmek, b) Bunun adil bölüşümünü sağlamak, c) Bunları huzur, güven ve barış ortamı içerisinde gerçekleştirmektir.. Mevcut iktidar ne ne yapıyor? Mevcut sorunları çözmüyor; çözülmesi gereken yeni bir sorun yaratıyor. Bu nasıl bir siyaset, nasıl bir izan? Üstelik bütün bunlar koca bir ülkenin gözü önünde olup bitiyor kimse sesini çıkaramıyor, ya da sesi çıkanların sesi kesiliyor, korkutuluyor, susturuluyor.

Mevcut politikalar, toplumu ortadan birbirine düşman iki kampa ayırmış durumda; birinin yanlış dediğine diğeri doğru demeye kendini mecbur ve mahkum kılmış gibi. OHAL ve çatışma ortamını adeta halka karşı bu değişikliğin kabulü için bir şantaj gibi kullanılıyor. Yetmiyor, yanlarına aldıkları toplumun yarısının oy çokluğunu diğer yarısı üzerinde baskı ve susturma unsuru olarak kullanıyorlar. Üstelik bu gidişat sadece içerideki demokratların tecrit edilmesi ile yürümüyor, dışarıdan da tecrit edilmiş durumda ülke.

Mevcut iktidar nerdeyse bütün dünyayı karşısına almış durumda. Temel hak ve özgürlükleri savunan ve bu konuda iktidarı uyaran AB’ye karşı. Demokrasi ile bir alakası olmayan Şanghay Örgütü’ne meylederek NATO’ya karşı ve bu bahane ile AB ve ABD’ye aba altından sopa gösteriliyor. Suriye’de PYD ile hareket eden ABD’ye karşı, Esad’a karşı, Esad’ı destekleyen Çin’e karşı; Ortadoğu’da Müslüman Kardeşlere karşı olan İran’a karşı, ona karşı buna karşı..

İçeride Gülenle birlikte idi şimdi ona karşı, Çözüm Süreci’ni Kürdlerle yürüttü şimdi HDP’ye ve onları destekleyen Kürdlere karşı, seçimleri liberallerle kazandı şimdi liberallere karşı, beyaz sermaye onu ilk dönemlerinde destekledi, kendine göre yeni bir yeşil sermaye oluşturunca şimdi bu sermayeye karşı, üniversite gençliğine karşı, kuvvetler ayrılığına karşı, parlementer sisteme karşı. Peki neden yana? Dünyanın hiçbir yönetim sistemi modelinde bulunmayan yeni bir Türk Tipi Başkanlık’tan yana. Onu bile apar topar yangından mal kaçırırcasına ve popülizmi kullanarak yapıyorlar.

Popülizm ve çoğulculuk

Popülizmin iki önemli ögesi var: Biri, müesses nizamdan nefret etmek; diğeri de kendi adına değil, halk adına konuşmaktır. Popülist politkaların ortaya çıkardığı liderler bir süre sonra diktacı eğilimlere yönelebilirler. Dikta eğiliminin özellikleri ise kurumsuzlaştırma, siyaset de dahil her şeyi kendi şahsına bağlama; her türlü kurumu, denetleyici organı ya da her türlü toplumsal muhalefeti devre dışı bırakmadır. Popülist, kendini altakilerin öncüsü gibi sunarak bu kesimleri arkasına alıp kendine yol açar. Bu arada yıkıcı, tahrip edici bir güce ulaşır. Belli bir güce erişinceye kadar sureti haktan görünür, o güce ulaştıktan sonra kimseyi tanımaz, tahrip edici olmaya başlar. Yıkma işine de önce denetleme özelliği olan kurumlardan başlar. Demokrasi nasıl ki toplumdaki farklılıkların temsiline ve bu farklılıkların kendi farklılıklarını koruyarak bir arada yaşamasına dayanan çoğulcu bir rejim ise kişi diktasına dayanan rejimler de farklılıkları teke indirgemenin kendi yönetimi için daha kolay olacağını düşünerek buna yönelir.

Oysa çoğulculuğun yönetimdeki görünümü, farklı kurumlar ve kurumlaşmalar olarak ortaya çıkar. Kişi yönetimine dayananın yönetim ise monist(tekçi)tir. Nasıl ki toplumsal farklılıkları kendisi için engel olarak görüyorsa tek kişi, düzeni ve işleyişi çoğulculuğun ruhuna uygun olarak oluşturulmuş kurumları da kendine engel görür ve onları ya ortadan kaldırır ya da işlevsiz hale getirir; tahrip ederek işlevsiz kıldığı kurumların tüm işlevlerini kendinde toplar.  Örneğin yasama kurumu olan meclsi devre dışı bırakır, işlevsiz kılarak ülkeyi Kanun Hükmündeki Kararnamelerle yönetmeye çalışır. Yanısıra yürütmeye el atar, kendi buyruklarını onlar üstünden yürürlüğe sokar. Yargı organlarının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ortadan kaldırarak kendine göre dizyn eder, mahkemeleri kullanarak istediği kişileri tutuklatır, istemediği kurumları kapatır. Sendikalarla, derneklerle, STK’larla istediği gibi oynar. Eğitimi istediği gibi düzenler. Hatta özerk olduğu ileri sürülen üniversiteleri bile istediği gibi yönetir. İstediğini rektör olarak atar istemediğini bir yolunu bulup görevden el çektirir, ya da görevine son verir. Bu liste her alanda böyle uzayıp gider.

Bir düzen nasıl olur da böyle bir hale gelebilir?

Denilebilir ki son çeyrek asırda küreselleşme büyük şirketleri semirtti, zenginlerin kazancını katladı, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksullar ise daha da yoksullaştı. Açlık sınırının altında kalanlar düne göre daha çoğaldı ve üstelik bunlar için bir şey yapılmadı, aç biilaç kitleler kaderleri ile baş başa bırakıldı. Onlar için kılını kıpırdatmayan küresel düzen çeyrek asırda sınırlarına dayandı, artık bu düzenin bu haliyle sürdürülebilir olmayacağını görmek için Trupm gibi adamların damdan düşer gibi gelmesi beklendi.

Şimdi bu düzen katmerli bir çıkmazla karşıkarşıya. Zannımca en büyük boşluk Marx’tan sonra sistemi ve durumu gerçek boyutlarıyla tespit eden ve kendine göre çıkış yolları gösteren bir ‘’Kosmogania’’nın olmayışıdır. Bu sorunları düşünmek ve çözmek dururken Türk Tipi başkanlık ya dacumhurbaşkanlığının peşine takılmış gidiyoruz.  Oysa ileri sürülen sistem sorunlarımıza derman olmayacağı gibi ne başkanlığa ne de parlementer sisteme uyan bir özelliğe sahip.

Sadece birkaç noktanın altını çizerek, ne demek istediğimizi anlatalım. Başkanlık sisteminde başkan meclisi fesh edemez. AKP’nin önerisinde edebilir. Başkanlık sisteminde başkan kanun yapamaz; “Türk Tipi Sistemde” KHK’lerle yapabilir. ABD’de bile Yüksek Yargı mensupları ve bazı üst düzey atamaları Senato’nun onayına ve denetimine tabi, Senato oyladıktan sonra atamalar yürürlüğe giriyor; yeni yasada böyle bir onaya ihtiyaç görülmüyor. Gerçek bir başkanlık sitemlerinde başkan yürütmeden biri olarak çok güç biriktirdiğinden, bu gücün bir miktarını yerel yönetimlere vererek, dengeyi sağlıyor. Türkiye’de düşünülen sistemde bu da yok. Başkanlık Sisteminde kuvvetler ayrılığı demokrasinin teminatı olarakkesin bir biçimde var, önerilen sistemde kuvvetler ayrılığı yürütmeye engel denerek itiraz ediliyor.

Başkanlık Sisteminde fren ve denge sistemleri var. Yani sistem hukuk mekanizmaları, yetkilerin ve egemenliğin dağıtılmasıyla dengeleniyor ve Senato’nun denetimi ile başkanın krala dönüşmesi frenleniyor. Türkiye’de öngörülen dengesiz ve frensiz sistem bizi demokrasiden uzaklaştırma tehlikesi taşıyor. 600 vekille birlikte yedek milletvekiliiği, HSYK’nın yaraısını seçme ayrıcalığı, kararname ile yönetme lüksü, fesih sopası, Yüce Divanda yargılanmanın 400 vekil şartına bağlanarak zorlaştırıması,  üst düzey atamalar, istediğini atayıp istediğini görevden alma yetkisi. Evet önerilen sistemde yetki çok ama sorumluluk yok. Bu bizi nereye götürür, herkesin kepini önüne koyup düşünmesi lazım. Bu ne başkanlık ne de parlementer sisteme benziyor.

O halde ya başkanlık sistemi gerçekten dünyadaki örneklerinde olduğu gibi tartışılmalı ya da parlamenter sistemin eksikleri giderilerek daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasayla yola devam edilmelidir. Aksi taktirde bu popülizm bizi otoriteryenizme götürür.

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. <br> Yazılanlardan BasHaber sorumlu tutulamaz.