13. İnsan Hakları Hareketi Konferansı
Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı 1998 yılından itibaren İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından her yıl yapılıyor.
23.12.2016

Hakan Tahmaz

Yılın sonuna geldik. Ne yazık ki bu bir yıl dünyada iyiye, güzele giden kayda değer çok bir şey yok. Hak ihlalleri dört bir yeri kapladı, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı çoğaldı, dünyada radikal sağ siyasetler şahlanışta. Bunu, 13. Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı’nın Sonuç Bildirgesi’nde “dünya ölçeğinde insan haklarını savunmasız bırakan bir olağanüstülük haliyle, daha doğrusu bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Bu krizin hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde kendisini açığa vurduğu büyük kötülük, şiddetin her türünün sistematikleşmesi, yaygınlaşması ve hatta sıradanlaşmasıdır” olarak tanımlanıyor.  

Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı 1998 yılından itibaren İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından her yıl yapılıyor. 13. Konferans 25-27 Kasım 2016 tarihlerinde “Olağanüstü Koşullarda İnsan haklarını Savunmak” temasıyla Pamucak/İzmir’de yapıldı. Konferansa Türkiye’de faaliyet yürüten farklı insan hakları kuruluşlarından temsilciler, ilgili akademisyenler, medya mensupları ve parlamenterlerden oluşan 58 kişi katıldı.

Katılımcılar, dört farklı çalışma grubuna dağıldılar. Ben Kürd(-Türk) Sorunu, Savaş, Yıkım ve Barış Mücadelesinin Yükseltilmesi grubunda yer aldım. 26 sayfalık Sonuç Bildirgesi son oturumda grupların hazırladığı raporlar, bütün katılımcıların tartışmasıyla oluşturuldu. Sonuç Bildirgesi kamuoyuna bu hafta başı açıklandı.

Kürd sorunu üzerine yoğunlaşan okuyucularımıza Kürd(-Türk) Sorunu, Savaş, Yıkım ve Barış Mücadelesinin Yükseltilmesi başlıklı çalışma grubunun raporundan Sonuç Bildirgesi’ne yansıtılan önemli bazı noktaları aktarmakta yarar görüyorum.

Suriye’deki ve Rojava’daki gelişmelere paralel yeniden savaş politikalarına dönülmesinin sonucu Kürd sorununun yeniden kavramsallaştırılması ihtiyacı tespit edildi. Bu süreçte Kürdistan sorunu her yönüyle açığa çıktı.

Bir başkası çözüm sürecine ilişkin yapılan özeleştiri oldu. Sonuç Bildirgesi’nde yer alan “İnsan hakları hareketinin tarihsel birikiminin çözüm sürecinde yeteri kadar işlevselleştirilmemiş olması bir sorun olarak karşımızda duruyor. Çözüm sürecinde insan hakları hareketi, sivil toplum, demokrasi güçleri ve sivil siyaset kendi mekanizmalarını oluşturarak bu sürece yeterince etkin bir biçimde müdahil olamamıştır” cümleleri geleceğe dair cesaret verici ve umut artırıcı belirlemeler. Türkiye, bu türden özeleştiri-özeleştiri mekanizmasının işletilmesine alışık değil. Siyasetin çıkmaz sokağa saptığı bugünlerde bu, beklenmedik bir hareket oldu.    

Konferans, 1990’larda devlet şiddeti, görece örtük bir tarzda ve suçların gizlenmesi biçiminde olduğu, 2015’ten sonra ise aleni biçime sürdüğü ve bu “gösteri rejimiyle”, topluma dehşet ve korku yaymak amaçlanmaktadır tespiti yapıyor.  

Savaşın yeniden başlamasıyla “yeni şiddet biçimleriyle karşı karşıya” olunduğunun altı çiziliyor. Kent savaşları, şehirlerin ağır silahlarla yıkımı, kültürel ve sosyal tahribat ve cezasızlık bunların en yaygın olanları. Bu nedenle öncelikle, savaşın kentsel alana taşınmasının bir an önce son bulmasının ve çatışmasızlık sağlanana kadar sivillerin haklarının en üst düzeyde korunmasının elzem olduğu hatırlatılıyor.  

Çözüm sürecinin kıymetinin yeteri kadar bilinmemesine, kolaylıkla unutturulmaya çalışılmasına ve yeniden başlaması için Abdullah Öcalan’ın konumuna ve koşullarına dikkat çeken konferans sonuç bildirisinde, bütün topluma, ötekileştirici, dışlayıcı ve ayrımcı ifadelere, HDP’ye yönelik linçlere, seçilmişlerin tutuklanmasına ve belediyelere kayyım atamaya son verilmesi çağrısı yapılıyor. Bu çerçevede Meclis’in etkin hale getirilmesi talebi hatırlatılıyor ve son günlerde uluslararası kurumların sıkça yaptığı çağrılara benzer bir biçimde, tarafları uluslararası sözleşmelerin de bir gereği olan, insancıl hukuka ve uluslararası normlara uymaya davet ediyor.

Çatışmalarda yıkılan kentlerde, “kentsel dönüşüm” ve “yeniden inşa” projelerinin hayata geçirilişinden karar alma süreçlerinden mağdurların, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kurumlarının dışlanmasının yeni sorunlara ve hak ihlallerine yol açacağı ifade edildi. Hak sahiplerinin mülksüzleştirilmesinden ve demografik yapının değiştirilmesinden kaçınılması çağrısı yapıldı.  

Burada dahil olduğum çalışma grubunun raporunun, özetinin özetini çıkarmaya çalıştım.

Konferansa ilişkin detaylı bilgi buradan elde edilebilir.

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. <br> Yazılanlardan BasHaber sorumlu tutulamaz.