Ahmet İnsel: İdam, Avrupa Konseyi üyeliğinin sonu olur
Akademisyen Ahmet İnsel, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye olmanın, Türkiye’nin bütün güvenlik konseptini baştan aşağı değiştirmesi anlamına geldiğini belirtiyor.
30.11.2016

Yeter Polat

IMPNews - Cumhurbaşkanı’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik fikirlerinin ne derece gerçek bir stratejinin tezahürü, ne derece Batı’ya bir rest çekme kartı olarak kullandığını kestirmenin mümkün olmadığını söyleyen Akademisyen Ahmet İnsel, “Ama “daha rahat ederiz” dediği işbirliği örgütünün insan hakları konusunda herhangi bir kuralı yok. Tam tersine her devlet kendi içinde mutlak egemendir, istediğini yapar anlayışı hakim Şanghay İşbirliği Örgütü'nde. Rahat etmekten de anladığı bu zaten. Bunun Türkiye’nin bütün güvenlik konseptini baştan aşağı değiştirmesi anlamına geldiğini herhalde biliyordur. AB ile üyelik müzakereleri iptal edilse bile, ŞİÖ’ye üyelik demek, NATO’dan çıkmak” anlamına gelir diyor.

Türkiye’nin idam cezasını geri getirme konusundaki yaklaşımının Batı'yı endişelendirdiğini ifade eden İnsel, “Bunun otomatik olarak Türkiye’nin Avrupa Konsey üyeliğinin sonu anlamına geleceğini herkes söylüyor. Şu anda Avrupa Konseyi üyeleri arasında idam cezasını kaldırmamış birkaç ülke var ama bunların hepsi, istisnasız, bu konuda moratoryum ilan etmiş, yani idam cezasını infaz etmeyeceklerine dair güvence vermiş durumdalar. Türkiye infaz etmeme güvencesi vererek mi idam cezasını geri getirecek? Bunun ne anlamı var? Belarus, idam cezasını uyguladığı için Avrupa Konseyi üyesi olmayan yegane Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya ülkesi! Tayyip Erdoğan ise Belarus’u örnek durum olarak veriyor, hem idam cezası hem de başkanlık sistemi var, diyor. Belarus’u olumlu örnek olarak göstermek, diktatörlük rejimini varılacak hedef olarak açıkça ilan etmek” olduğunu savundu.

AP ile ilişkilerin büyük ölçüde tıkanacağını, Türkiye’de OHAL'in yarattığı vahim insan hakkı ihlallerinin ortadan kalktığında ise, müzakerelere yeniden başlanacağını ancak bunun pek kolay gerçekleşecek bir şey olmadığını belirten İnsel, “Önümüzdeki dönemde müzakereler devam ediyor gibi gözükse de, aslında fiilen dondurulmuş olacak. Göçmen-mülteci anlaşması da 2016 sonunda büyük ihtimalle iptal edilecek. O zaman Türkiye’nin mülteci yollama tehdidinin de etkisi kalmayacaktır” dedi.

IMP'nin gelişmelere dair sorularını yanıtlayan Akademisyen Ahmet İnsel,  son bir buçuk yılda yaşanan gelişmelerin, Kürd Meselesi'ni eskisinden çok daha fazla ve çok daha açık bir biçimde Suriye ve Irak’taki gelişmelere iltisaklı hale getirdiğini, bu nedenle çözüm konusunda bir öngörüde bulunmanın da imkansız olduğunu söyledi.

-Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde AB'den kopup Şanghay Beşlisi'ne katılma talebini yineledi. Söz konusu beşli ülkelere baktığımız zaman anti demokratik uygulamalar dikkat çekiyor. Bu açıklama gerilen AB ilişkilerine bir yanıt mıdır yoksa Türkiye gerçekten çıkışı Şanghay'da mı görüyor?

Türkiye’de öngörülür olmaktan hızla çıkıyor her şey. Cumhurbaşkanı’nın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik fikirleri ne derece gerçek bir stratejinin tezahürüdür ne derece Batı’ya bir rest çekme kartı olarak kullanmaktadır, bunu kestirmek mümkün değil. Ama “daha rahat ederiz” dediği işbirliği örgütünün insan hakları konusunda herhangi bir kuralı yok. Tam tersine her devlet kendi içinde mutlak egemendir, istediğini yapar anlayışı hakim ŞİÖ’de. Rahat etmekten de anladığı bu zaten. Bunun Türkiye’nin bütün güvenlik konseptini baştan aşağı değiştirmesi anlamına geldiğini herhalde biliyordur. AB ile üyelik müzakereleri iptal edilse bile, ŞİÖ’ye üyelik demek, NATO’dan çıkmak demek. Bunun sonuçları, AB ile zaten ilerlemeyen üyelik müzakereleri defterini kapatmaktan çok daha ağır olur. Şimdilik bu önerinin daha çok AB ile artan gerginliğe karşı bir yanıt olma ihtimali güçlü ama bir müddet sonra kendi kendini dayatan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkabilir. ŞİÖ üyesi ülkelerin ezici çoğunluğu ya tek parti diktatörlüğü ya da son derece otoriter rejimler. Bir tek Hindistan 2017’de tam üye olduktan sonra, otoriter-milliyetçi bir iktidar partisiyle birlikte asgari demokratik koşulların yan yana olduğu bir ülke üye olmuş olacak. Bana daha çok bir blöfmüş gibi geliyor şimdilik Türkiye yönetiminin bu sözleri. AB ekonomisi ile göreli entegre bir yapının da ŞİÖ’ye adapte olması çok zor. Sadece ihracat değil, üretim için de büyük ölçüde Batı’dan gelen aramalları ve yatırım mallarına bağımlı bir üretim yapımız var.  Mehmet Şimşek, “AB’den koparsak üçüncü dünya ülkesi oluruz” dedi. Bu NATO konusunda daha da geçerli.

-Geçtiğimiz hafta Avrupa Konseyi'nde bir konuşma yaptınız. Oradaki atmosfer nasıldı?

Konsey’in “demokratik güvenlik” başlıklı konferans dizisinde bir konferans verdim. Bu vesileyle Konsey’in yönetimindeki bazı kişilerle görüşme fırsatım oldu. Şu anda Konsey yönetiminde, Türkiye’nin idam cezasını geri getirme fikri karşısında gerçek bir endişe var. Bunun otomatik olarak Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin sonu anlamına geleceğini herkes söylüyor. Şu anda Avrupa Konseyi üyeleri arasında idam cezasını kaldırmamış birkaç ülke var ama bunların hepsi, istisnasız, bu konuda moratoryum ilan etmiş, yani idam cezasını infaz etmeyeceklerine dair güvence vermiş durumdalar. Türkiye infaz etmeme güvencesi vererek mi idam cezasını geri getirecek? Bunun ne anlamı var? Belarus, idam cezasını uyguladığı için Avrupa Konseyi üyesi olmayan yegane Avrupa, Balkanlar ve Kafkasya ülkesi! Tayyip Erdoğan ise Belarus’u örnek durum olarak veriyor, hem idam cezası hem de başkanlık sistemi var, diyor. Belarus’u olumlu örnek olarak göstermek, diktatörlük rejimini varılacak hedef olarak açıkça ilan etmek demektir. Ayrıca ŞİÖ, zannedildiği gibi Rusya’nın hakim olduğu bir örgüt değil. Buraya esas olarak Çin hakim ve onun hakimiyet stratejisinin bir aracı ŞİÖ.

-AP'nin Türkiye ile müzakere sürecini geçici olarak dondurması nelere mal olacak?

Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye ile üyelik müzakerelerini dondurdu. Bu kararın kısa vadede Avrupa Birliği hükümetlerarası zirvesinde bir karara dönüşme ihtimali yok. Ama bundan sonra AP ile ilişkilerimiz büyük ölçüde tıkanacak demektir. Oylamaya sunulan önergede, Türkiye’de olağanüstü halin yarattığı vahim insan hakkı ihlalleri ortadan kalktığında müzakerelere yeniden başlanacağı da belirtiliyor ama bu pek kolay gerçekleşecek bir şey değil. Önümüzdeki dönemde müzakereler devam ediyor gibi gözükse de, aslında fiilen dondurulmuş olacak. Göçmen-mülteci anlaşması da 2016 sonunda büyük ihtimalle iptal edilecek. O zaman Türkiye’nin mülteci yollama tehdidinin de etkisi kalmayacak. Belki daha fazla mülteci Avrupa kapılarına dayanacak ama bu Türkiye’ye müzakere kapasitesi sağlamayacak. Mültecilere karşı Avrupa ülkelerinin dışlayıcı, yabancı düşmanı tavrını teşhir etmek elbette gerekir. Türkiye’ye bu göçmenler için mali yardım yapmak da AB’nin boynunun borcudur ve bunun bir pazarlık konusu yapmak bile utanç vericidir. AB’de bu dondurma önerisini verenler, diğer üyelik müzakereleri yürüten ülkeler için, Türkiye’de hukuk devletinin yürürlükten kalkmış olmasının karşı örnek oluşturduğunu, bu durumun bu nedenle de sürdürülemez olduğunu iddia ediyorlar.

-Türkiye AB ile ipleri koparırsa ne olur? Sürecin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

AB ile üyelik müzakerelerinin yanında, bir de 1995’de imzalanan gümrük birliği anlaşmasının gözden geçirilmesi sorunu var. Bu gözden geçirme sırasında da, daha az bir ihtimal ama, gümrük birliği konusunda ilerleme değil, gerileme yaşanabilir. Türkiye ekonomisi dışa açık ve esas olarak AB pazarına açık bir ekonomi. En önemlisi son derece düşük bir iç tasarruf oranı nedeniyle, büyüme için dışardan sermaye girişine büyük ihtiyacı var. AB ile ipleri koparmış bir ülke, Batı’dan gelen sermaye açısından daha az güvenilir bir ülke olacaktır. Yatırım fonları açısından caydırıcılık etkisi zaten şimdiden görülmeye başladı. Türk parasının değer kaybetmesi bir dereceye kadar bir rekabet etkisi yaratabilir ama bu değer kaybının daha da sürmesinin, enflasyonu hızlandırma etkisi kadar, orta sınıf açısından yoksullaşma etkisi de olacaktır. Türkiye 2023’de dünyanın onuncu büyük ekonomisi olma imkanını şimdiden yitirdi, zaten bu gerçekçi bir hedef değildi. Ama 2020’de G20 üyeliği koşullarını bile yerine getirmeyebilir.

-Kürd Meselesi'nin geldiği bugünkü aşamasının bu süreçleri bozan temel unsurlar olduğu ileri sürülmekte; belediye başkanlarının ve HDP'li vekillerin tutuklanması vs.. Bu bağlamda yeni bir süreç başlayabilir mi? Kürd Meselesi'nin Türkiye-AB ilişkilerine nasıl bir etkisi olacak?

Kürd Meselesi’nin Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili doğrudan ve çok yakın bir ilişkisi var. AB ile ilişkilerin bozulması sadece Kürd Meselesi’nde baskı, yasak, cezalandırma, hapsetme döngüsüne bağlı değil ama bu kısır döngü aynı zamanda Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin turnusol kağıdı işlevi görüyor. AB üyeleri PKK’yi terör örgütü olarak tanımlıyorlar ama Kürd Meselesi'nde Türkiye devletinin uyguladığı son derece baskıcı ve yasaklayıcı politikayı da meşru görmüyorlar. Perşembe günü AP’de müzakerelerin dondurulması önergesinde, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devletin önlem almasının doğal olduğu ama olağanüstü hal uygulamasının bu amacı kat be kat aştığı belirtiliyor. Devletin şiddet eylemlerine karşı önlem almasını değil, bunun hem orantısız bir güç kullanıma dönüşmesi ve genel bir bastırma ve sindirme politikasının bahanesi olmasını eleştiriyorlar. Açılmış davalar bile olsa, davalar sonuçlanmadan, belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmalarını, milletvekillerinin tutuklanmasını ve bunun “terörle mücadele” örtüsü altında sunulmasını, sol ve sosyal-demokratlar sadece değil, sağcı muhafazakar parti temsilcileri bile kabul etmiyor ne AP’de ne AB’de, hatta NATO içinde bile...

Kürd Meselesi’nin çözümü için yeni girişimler herhalde bir gün başlayacak. Bugünkü duruma ve bu durumun yarattığı telafisi giderek zorlaşan yıkıma bakarak, kısa vadede umutlu olmak zor hatta pek mümkün değil. Biz hep çatışma şiddetlenir ve sonra bir an gelir durur, görüşmeler başlar öngörüsü içinde yaşadık. Ama şu son bir buçuk yılda yaşadığımız gelişmeler, Kürd Meselesi’nin artık eskisinden çok daha fazla ve çok daha açık biçimde Suriye ve Irak’taki gelişmelerle iltisaklı hale gelmiş olması, çözüm konusunda bir öngörüde bulunmayı imkansız kılıyor. Elbette burada söz konusu ettiğimiz, barış içinde birlikte yaşamayı mümkün kılacak bir çözüm.

(M.E)

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz