Ressam Yusuf Bilge: Anadolu’yu tuvalin evrenine işlemek
Anadolu’nun otundan tezeğine, her şeyini sevdiğini söyleyen Ressam Yusuf Bilge, Anadolu toplumlarının kültürlerini tuvale işleyip, kültürlerarası bir köprü kuruyor.
11.09.2016

Mustafa Ergün

IMPNews- Anadolu’nun otundan tezeğine, her şeyini sevdiğini söyleyen Ressam Yusuf Bilge, Anadolu toplumlarının kültürlerini tuvale işleyip, kültürlerarası bir köprü kuruyor.

Ayvalık’ta 1959’da doğan Ressam Yusuf Bilge, ilkokulda çizdiği bir zeytin ağacının resmiyle başlamış ressamlığa ve o zamandan bugüne de bırakmamış. Ayvalık’ın güzel sanatlara hep açık bir şehir olduğunu söyleyen Bilge, “Zeytin ağacının barışın sembolü olduğunu bilmiyordum ama belki de onunla başlamam, sonraki yaşantımda ele alacağım konuları ve zihin ve politik dünyamın nasıl şekilleneceğini o zaman ele veriyordu” diyor. Öğretmenlerinin telkini ve aldığı burslarla Marmara Üniversitesi'ne başlamış, fakat 1980’nin politik rüzgarı onu Almanya Bremen Güzel Sanatlar Akademisi'ne itmiş. Resim ve heykel bölümünde 4 sene temel eğitim 2 sene de yüksek eğitimi bitirdikten sonra burada evlenmiş ve kendi atölyesini kurmuş. Bir dönem televizyonlar için mahkeme ressamlığı yapmış. 2009’da Türkiye’ye dönüş kararı alan Bilge, İstanbul'a yerleşmiş. “Fakat İstanbul'da dolandırıcılarla baş edemeyince Ankara'ya geldim” diyor. Ama Ankara'da da durum değişmemiş, o da bununla yaşamayı öğrenmiş. O zamandan beri Ankara’da, atölye olarak kullandığı evinde sanat hayatına devam ediyor.

Ressam Yusuf Bilge’yle, resmi, ressamı ve tabi bunların vazgeçilmezi toplumu konuştuk.

- Uzun bir süre Almanya’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye geldiniz. Dönmeye nasıl karar verdiniz?

Türkiye'ye gelirken Çözüm Süreci ve Avrupa Birliği standartları derken durumun iyiye gittiğini düşünerek geldim. Görece herkes istediğini yazıp çiziyordu, iyiye giden bir özgürlük ortamı vardı. Fakat şimdi bakınca hiç öyle görünmüyor. 15 Temmuz'u yaşadı bu ülke. Daha kötü bile diyebilirim. 

- Neden iyiye gitmiyor?

Ben yurtsever bir insanım. Ülkemi de seviyorum. Her zaman da bunu söylemişim. Ama ben otumu da, tezeğimi de severim ve bunların korunması gerektiğini de söylerim. Bu Anadolu'nun Anadolu kalabilmesi için. Ama maalesef şu anda yılanlar ve çıyanlar etrafı kapladı. Türkiye'de büyük bir sistem tıkanıklığı var ve her gün daha da bozulduğunu görüyoruz. Zaten hep bozuktu ama daha kötüye gidiyor.

- Almanya'da o kadar yıl yaşadınız fakat resimlerinize baktığımda Almanya'dan pek bir şey göremiyorum. Orada hiç mi ilginizi çekecek bir şey olmadı?

Şimdi şöyle bir şey vardır görsel sanatlarda, üstünü basa basa söylüyorum, kendi kültürünü anlatamazsan, başkasının kültürünü hiç anlatamazsın. Picasso'nun resimlerine baktığınızda orada İspanya'yı görürsünüz ve onu evrenselleştirmiştir. Hakkında bir şey okumaya gerek yoktur artık. Kullandığın kompozisyon her şeyi anlatıyordur. Benim de istediğim bu. Anadolu'da işlediğim, çalıştığım bir şeyi bütün dünyanın anlamasını sağlayarak, evrenselleştirmek istiyorum. Bir sentez yapıyorum, bir teknik oluşturdum. Mesela, Mardin-Ayvalık sentezi gibi.

- Resimlerinizde birçok kültürel ögeyi işliyorsunuz. Ege'de Efe'lerin zeybeğinden Cizre'nin halayına kadar?

İlk olarak, Anadolu'da iki halk çoğunlukta yaşıyor. Maalesef diğerlerini el birliğiyle yok ettik. Ama şu anda var olan şey, Kürd ve Türk halklarının meydana getirdiği bir ülkedir. İki farklı kültür, iki farklı dil. Bir de bu kültürlerin iç içe geçince ortaya çıkardığı bir harman var. Ben gönüllü bir Kürd olarak, varım bu ülkede. Bu kültürü ön plana çıkararak işliyorum. Halayları, köyleri, hikâyelerini sembolik bir dille anlatıyorum. Bu yorum, Türkiye'de çok kabul gördü. Buna çok sevindim. Akademilerde bunun ilgiyle izlendiğini gördüm. 30 yıllık emeğin sonucunda bu benim için müthiş bir şeydi.

- Türkiye'deki sanat çevresi Mem û Zîn'e yabancı mı peki sizce?

Bizim sanatçımız hala Avrupa'yı taklit etmeye çalışıyor. Hâlbuki önlerinde bir cevher var. Hatta istedikleri kadar pişirebilecekleri bir cevher. Hakkâri’den Edirne'ye kadar, işleyebilecekleri bir sürü şey var. Bunu istediğiniz teknikle yapabilirsiniz. Ancak bunu anladığınız bir kültürse anlatabilirsiniz. Picasso'nun yaptığı şeyi tekrar yapmanın bir anlamı yok. Yapamazsın. Kendine ait bir teknik bulman gerekiyor.

- Neden kendi kültürüne eğilmiyor peki sanatçılar? Birçok sanat okulu bulunuyor Türkiye'de. Okullarda bunun eğitimi verilmiyor mu?

Türkiye'deki akademilerin hali perişan. Heykelin yüzüne tüküren bir siyasetin olduğu bir ülkede akademi nereye varabilir? Önemsizleştiriliyor sanat. Hiçbir öğrenci sanatçı olmayı düşünmüyor. Herkes maaş ve sigortalı bir öğretmen olmak istiyor. Rönesans'ı meydana getiren sanattır. Ama Avrupa'nın Rönesans'la atlattığı karanlık çağı, şuan Orta Doğu yaşıyor.

- Resimlerinizde Aleviliğe dair motifleri de yoğun işliyorsunuz?

Yaptığım resimlerde Alevilik, Bektaşilik bağlamına gelirsek, ailenin bir kısmı Tahtacı Türkmen’i ve Kızılbaştırlar. Bir kısmı da Balkan Bektaşi’si. Bunun sonucunda tabi ki Anadolu'nun içindeki en renkli olan kültürü işlemeye başladım. Benle ilgili olduğu için.

- Bir yandan harmanlıyorsunuz yani. Çünkü hem Kürdçe ögeler var, hem Alevilik, hem Bektaşilik. Bir de Anadolu kültürü?

Bunun içine Lazlar da, Süryaniler de giriyor. Çünkü ben burayı anlatıyorum. Mardin'i işlemem için bana bir atölye verecekler. Bu benim için müthiş bir şey. Bir halkı tanıyabilmek, anlatabilmek, kabul ettirebilmek. Bu para kazanma amacı filan değil. Bu bir sanatçının sağlıklı bir narsistliğidir. Ülkesini sevmek istemesi. Ben de bu toprakların sanatçısıyım. Resimde bir Ahmedî Xanî olabilmeliyim. Edebiyatta bir Yaşar Kemal olabilmeliyim. Alevilikten bahsediyorsam bir resimde, Aleviliği çok iyi anlamış olmam gerekiyor. O yüzden bir Kürd resimlerime baktığı zaman kendini görebiliyor benle beraber.

- Bu şekilde Türkiye toplumlarını birbiriyle yakınlaştırdığınızı düşünüyor musunuz?

Tabi ki. Mesela komik bir anımı anlatayım. Benim bir Kürd halayının olduğu bir resmim vardı. Hakkâri halayı. Sayıştay Başkanı, adam Atatürkçü filan yani, gelip alıyor bunu. Bir gün geldi, "Yusuf Hocam, sizden aldığım halayı evin başköşesine astım" dedi. İçimden öyle bir gülmek geldi. "O resmi yaparken neyden, nereden esinlendiniz" dedi. Ben de "Hakkâri’den bir Kürd halayı" dedim, adam kalakaldı. Fakat onu duvardan alamayacak kadar değerli artık o. Türkiye'yi birleştirdim ben burada. Adam her ne kadar Kürdlere karşı ön yargılı olsa da, ben Hakkârili Kürdlerin halayını o duvara astırabildim. Bu benim için bir zaferdir.

- Halkın arasında hali hazırda bir iletişimsizlik varken sanatçının halkla arasında da mı bir iletişimsizlik var diyorsunuz?

Evet, sanatçı halkın ayağına gitmeye imtina ediyor. Bu ayaktan düşmek değildir. Tam tersi onu tanımaktır. Arabesk yapmadan bu işi yapmalıyız. Türkü de, Kürdü de, Çerkez’i ve diğer bütün yaşayan halkları da anlatabilmeliyiz. Bir stran (türkü) nasıl birçok kişinin kalbine işleyebiliyorsa resim de böyle olmalı.

- Birçok sanat dalında bu var sanki. Geçen konuştuğumuz Tiyatrocu Erdal Ayna da, "Biz Ahmedê Xanî'yi anlatmadan Hamlet'e geçtik, bu yüzden de halka tiyatroyu sevdiremedik" demişti. Resimde de durum bu mu?

Evet maalesef. Hakkâri’de bir resim sergisi açtığınızda insanların sizi anlayabilmesi gerekiyor. İnsanların kültüründen, yaşamından, üzerinde büyüdüğü değerlerden bir şeyler olması gerekiyor. Bu dramayı vermek gerekir. Sanat sanat içindir diye bir söz vardır, hayır efendim, sanat halk içindir. Bunu unuttular. Sanat sanat içindir anlayışı, "ben sanatı sanatçı için yapıyorum" demektir.

- Bazı resimlerinizde bir eşek motifi var ve nedense boynu hep bükük oluyor. Bu, Anadolu halklarını mı simgeliyor?

Eşek, esasında Anadolu'nun tipik bir hayvanıdır. Yük taşır, eziyet edilir ama çok akıllı bir hayvandır. Küfürdür hatta bir insana hakaret etmek istersen eşek dersin, eşekoğlueşek dersin. Ama bu hayvan aslında çok zekidir ve güzel gözlüdür, divanedir ama en çok yükü de çekendir. Ve bu hayvan Anadolu insanı gibi bütün yükü çekiyor. Ama daha çok Anadolu kadınını temsil ediyor. Çünkü kadın da aynı yükü çekiyor ve aynı sopayı yiyor.

- Resimlerinizi sergilerde mi satıyorsunuz galerilerde mi? Nasıl işliyor bu süreç?

Bir kere belirli galeriler, senin ismin varsa, alıyor resimlerini. Sergilerde pek bir satış olmuyor. Ekseriyette aracılar ile işliyor bu süreç. Galeri eser bedelinin yüzde 40'ı kadarını alıyor, sanatçıya da gerisi kalıyor. Sergilerde, İstanbul, Ankara gibi yerlerde belki satılıyor. O da büyük sergiler olması gerekiyor. Küçük sergilerde pek satılmıyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde devlet desteği vardı sanatçılara. Ürettiklerini devlet satın alır, sanatçının hayatta kalabilmesi için. Ama burada böyle bir sistem yok.

- Toplumun sanata desteği nasıl?

Sanata değer vermeyen bir siyasetimiz var. Hatta birçok sanatçı hapishanelerde üretmiştir. Yine de devam edeceğiz. Çünkü sanatsız bir ülke, kuru bir çöle benzer. Sanata ve sanatçıya destek çıkılması gerekir. Bu maddi bir destek olmak zorunda değildir. Politik bir hava değişiminden ilk etkilenenler sanatçılar oluyor. Yapmak istediğim birçok resim var ama yapamıyorum. Yasak. Kanunen konulmamış bir yasak ama ben bunu sergilediğim zaman saldırıya uğrayacağımı biliyorum. Oto sansür uyguluyor sanatçı kendine. Sanatçının arkasında birilerinin olduğunu bilmesi gerekiyor.

- Sosyal medyayı da kullanıyorsunuz birçok sanatçı gibi. Siz sosyal medyayı hangi amaçla kullanıyorsunuz?

Sergilemek için kullanıyorum daha çok. Bir de takip eden öğrencilerim var. Koleksiyon yapanlar var. Yeni çalışmalarımı oradan görebiliyorlar. Orada eser satmayı doğru bulmuyorum. Çünkü fiyatlar çok üstte. Üzerinde haftalarca, aylarca çalıştığım eserler oluyor. Bunu da alalade satamam. Bunun için aracılar vardır. Galericiler, sanat simsarları vardır. Bizim kazancımız buradan. Herkesin emeğinin çalınması gibi, sanatçının da emeği çalınıyor burada. Bunlar da kanuni düzenlemelerle ancak giderilebilecek sorunlar. Biz Türkiye'de resmini yapacak model bile bulamıyoruz.

(Ç.G) 

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. <br> Yazılanlardan BasHaber sorumlu tutulamaz.