Tiyatrocu Ayna: Xanî'ye bakmadan Hamlet'e geçtik
Tiyatro ve sinema oyuncusu Beritan Erdal Ayna ile tiyatro ve tiyatro oyunculuğunu konuştuk.
21.08.2016

Mustafa Ergün

IMPNews- Diyarbakır'ın bir köyünde doğan Beritan Erdal Ayna, ailesinin mevsimlik işçi olması nedeniyle anne, babasından uzakta, yatılı okullarda yaşadı. Kent yaşantısıyla tanışması küçük yaşlarda oldu. Çoğu Kürd çocuğu gibi yoksul bir hayat yaşayıp, küçük yaşlarda aileden uzaklaşmakla kendisine yabancılaştığını vurguluyor. “Öğrendiği dile, okuduğu tarihe dönüşüyor insan artık, annenin geleneksel kıyafetlerine de yabancılaşıyorsun” diyor.

Tiyatroyla, tanışması da bu yıllara denk geliyor. “Tekrar kendime dönme çabamla başladı” diyor Erdal Ayna. Lise yıllarında tanıştığı tiyatronun, uzaklaştığı kültürüne, “asıl ben olan ben'e dönüşmenin aracı oldu” diyor. Orhan Kemal'in Bekçi Murtaza oyunu için elemelere katılan Ayna, “Tiyatro virüsünü bana ilk bulaştıran Zelal Kaya ve Selam Kavak’tı” diyor. İlk denemede Murtaza Bekçi rolünü kapan Ayna’nın tiyatro yolculuğu burada başlıyor. Tiyatro ve sinema oyuncusu Beritan Erdal Ayna ile tiyatro ve tiyatro oyunculuğunu konuştuk.

-Tiyatro toplum için mi yapılmalı yoksa tiyatronun kendi kaygıları mı olmalı?

Birçok tiyatro grubu ve oluşumu var. Bunların çoğu “halka mesaj vereceğiz” diye tiyatronun estetik ve sanatsal yönünü göz ardı ediyor. Basın açıklaması okur gibi hikayeler okuyorlar. Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları oyununda ne yazıyorsa onu ezberleyip okuyorlar. Bunu toplumcu tiyatro sandık. Bence toplumdan bağımsız asla bir sanat olamaz, ancak sanat ve estetik kaygısı taşımayan sanat da topluma faydalı olamaz.

-Peki tiyatronun doğasında biraz böyle bir şey yok mu? Antik Çağ tiyatrosundan örnek vermek gerekirse, o dönem sahnelenen tragedyalar topluma hizmet etmek yerine soylular için saraylarda oynanan bir sanat olarak karşımıza çıkıyor. Tiyatronun derdi halk mıydı?

Tiyatro kökenine baktığımızda Antigone'yi, Kral Oidipus'u düşündüğümüzde ilk etapta öyle görünüyor. Ancak düz bir çizgiyle bakmayıp içindeki derinliğe baktığınızda aslında Antigone sisteme bir başkaldırıyı anlatıyor. Bu Fransız İhtilali'nin bir burjuva ihtilali olduğunu söylemeye benziyor. Nasıl ki orta sınıfın başkaldırdığı bir sistem varsa kendi çıkarları için, milliyetçiliği ve ulusçuluğu dışında bırakırsak, eşitlik, adalet, hak gibi kavramlar da bütün toplumların hayatını etkiledi.

-Tiyatro metni üzerinde çok durduk ama aslında bunun bir de oyunculuk yönü var.

Konservatuar okuyan kimseler, Artaud Tekniği, Brecht Tekniği, Stanislavski Tekniği, Meisner Tekniği gibi teknikler kullanarak tiyatro yapıyorlar. Daha çok bu tekniklere bağlı kalıyorlar. Eğitim sisteminin oluşturduğu bir körlük var. Yapay bir gelenek var. Bu toplumun kaynaklarından beslenmeyen bu tarz bir tiyatro da topluma çok ulaşamıyor.

-Geçtiğimiz günlerde konuştuğumuz Aydın Orak, Her dilin bir oyunculuk biçimi var demişti. Ne düşünüyorsunuz?

Aydın Orak güzel bir yere değinmiş. Ancak her dilin bir oyunculuğu olduğu gibi, her oyunculuğun da bir dili var. Yani oyunculuğun evrensel bir dili var, ama her dilin yerel bir oyunculuğu vardır. İkisini harmanladığımızda başarılı bir oyuncu ortaya çıkıyor diyebiliriz. Buradan “ben bunu başarabiliyorum” sonucu çıkmasın. Örneğin Diyarbakır Şehir Tiyatrosu Hamlet ve Antigone'yi oynadı. Hamlet yöreye uyarlanarak oynandı ve çok beğenildi. Ama Antigone daha sanatsal bir şekilde sahnelendi, bu yüzden de beğenilmedi. Belki hem yöreye oynayarak hem de sanatsal bir şekilde oynanabilirdi. Biz Ehmedê Xanî'ye bakmadan Hamlet'e geçtik.

-Bir yandan da tiyatro metni yazıyorsun. Daha çok Kürdçe mi Türkçe mi?

Son yıllardaki oyunları kendim yazıyorum veya uyarlıyorum. Arkadaşlarla bir araya gelip oyun yazıyoruz ve bunu danslarla, hareketlerle renklendirip sahneliyoruz. Öğrenci Evindeki Alfredo dışında birçok oyun sokak tiyatroları. Kürdçe yazacak kadar kendimi yeterli görmüyorum daha ama yeterli seviyeye gelmek için de çok çalışıyorum. Arkadaşlar yazıyor veya çevirip öyle oynuyoruz.

-Tanrıların Yatak Odaları ve Umut/Hêvî adlı iki şiir kitapların da var?

Kendimi şair olarak görmüyorum ben ve yazdığım şiirlerin çoğunu oynuyorum aslında. Hareketli oyunlarımda ve temalarımda çoğunu kullanıyorum.

-Fotoğrafçı Çağdaş Erdoğan Kobanê'de çektiği küçük çocukların kendisine Fotoğraflarımızı bize kimlik çıkarmak için mi çekiyorsun sorusunu sorduklarını ve bunun kendisini bir iç hesaplaşmaya ittiğini söyledi. Çünkü bir sergide kullanmak için çekiyordum diyordu. Böyle bir duyguya kapılıyor musun?

Çağdaş'ın çektiği fotoğraflar olmasaydı ben çoğu şiiri yazamayabilirdim. Onun Kobanê'de çektiği bir fotoğrafına günlerce ağladım. Çünkü oradaki acılar bizim ortak acılarımız. Susuzluktan ölen anne bizim annemiz, Roboski'de ölenler bizim aile bireylerimiz. Bunları gördükçe daha çok tiyatroya sarılıyorum. Bunu maddi bir çıkar beklemeden yapmamıza rağmen “metropolde tiyatro yapıyorsunuz” diye eleştirilebiliyoruz. Ancak bizim orada çektiğimiz sıkıntılar yaşananlardan daha ağır olmasa da yıkıcı şeyler. Roboski'yi İstiklal'de oynarken insanların alkışlaması bile beni utandırıyor.

-Sokakta geçen politik konuları oyunlarınızda işliyorsunuz. Burada ne gibi tepkilerle karşılaşıyorsun?

Birçok yönetmen veya tiyatro topluluğu daha önce yaptığın işlere bakarak, oyunculuğuna bakmadan seni eleyebiliyor. İlla politik bir oyun oynamanıza gerek yok, Kürdçe oynamanız bile çoğu zaman yeterince politik oluyor. Orada Anton Çehov'u oynuyorum, Kürdleri anlatmıyorum ama Kürdçe olduğu için bedeller ödemek zorunda kalıyoruz.

-Son dönem Kürd tiyatrosu hakkında ne düşünüyorsun?

Kürd tiyatrosu yapanlar toplam beş, on grubu geçmez, ama bu kadar az Kürdçe tiyatro yapan, Kürd tiyatrosu yapan olmasına rağmen birbirimizi yıkıcı eleştirilerle bitirmeye çalışıyoruz. Politik tavırlar, yaptığımız işin önüne geçiyor. Kürd tiyatrocuların iyi de olsa kötü de olsa birbirine sahip çıkması gerekiyor, yıkıcı eleştiriler yerine yapıcı eleştiriler yapması gerekiyor.

-Peki tiyatro seyircisi açısından baktığımızda, Kürd tiyatrosu seyircisini bulabiliyor mu? Başka bir ifadeyle tiyatro talebi var mı?

Toplumdan uzak, “modern” tiyatrolar yaptığımız için seyirci tiyatrodan uzaktı şimdiye kadar. Oysa toplum tiyatroyu çok seviyor. Fakat tiyatro halka gitmedi bir türlü. Avrupa oyunlarını alıp burada göstereceğimiz zaman tabi ki talep olmuyor. Ancak Mem û Zîn oyunu yıllardır sahneleniyor. Bir de halkın alım gücü olmadığı için de tiyatro yeterince seyirciye ulaşamıyor.

-Mem û Zîn'e talebin daha çok olduğunu söyledin, Kürd tiyatrosu köklerinden yeterince beslenip bu tür oyunları ortaya çıkarabiliyor mu?

Kültürümüzde tiyatroya malzeme olacak çok hikaye olmasına rağmen hala dengbêjliği ortaya koyacak bir oyun yazılamadı. Evet, her dilin bir oyunculuk biçimi var fakat biz hala o dili yaratamadık. Kürd toplumu ve Kürd kurumları olarak tiyatroyu desteklemiyoruz. Her birini bir kalıba yerleştirip kötü adam ilan ediyoruz. Oysa Roboski'yi biri Diyarbakır'da anlatıyor, biri İstanbul'da. Aradaki fark budur. Dert aynı derttir. Desteklemek yerine köstek oluyoruz. Bu yüzden de kültürümüze yeterince eğilemiyoruz. Topu topu bir iki tiyatro tarihi kitabımız var.

-Ne yapılmalı peki?

Bence derhal bir komisyon kurulmalı ve bünyesinde senaryo ekibi, oyun araştırmaları ekibi gibi oluşumlar barındırmalı ve işlere başlamalı. Kürd kültüründeki hikayeler, destanlar, masallar derlenip toplanmalı ve tiyatro olarak halka sunulmalı. Oyunları sadece sahneye tıkayarak tiyatroyu halka da götüremeyiz, tiyatro adına bir şey de yapamayız.

(M.E)

YORUMLAR (0 Yorum)

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir.
Yazılanlardan imp-news sorumlu tutulamaz