Hilal NESİN

Şahsen şahsına hitaben methiyeler dizmeyi isterdi gönlüm. “Vaaay ne şahıs beee, şahsı acayip şahaneymiş haaa” demek isterdim, emimin siz de şahsına hitaben olumlu cümleler kurmak isterdiniz. Ammaaa n’eyleriz, şahane şahıs yok ki karşımızda şaheser cümleler sarf edelim şahsına münhasır. Nicedir her yerde her ortamda şahsın: “Şahsım” diye başladığı her cümlenin sonunda kusmuk torbasını alıp midesine doluşan pisliği dışarı atmak isteyen milyonlar var. İşte o şahıslardan biride benim, şahsı tarafından mideme gönderilmiş milyonlarca kötü huylu virüsün tüm vücudumu kapladığını hissediyorum. Düşünüm bide ben onun konuşmalarını dinlemiyorum söylediklerini okuyorum hem televizyonum yok hem ses tonu dinlenilesi bir ton değil kulakları tırmalıyor, okurken kusma hissi vermesi daha da beter.

Söylediklerini okurken onun bir devlet adamı olmadığını anlıyorum, birçok devlet adamının konuşmalarını defalarca dinledim, hadi buna Hitler’de dahil olsun Kenan Evren'de, bir devletin başı olduğu anlaşılıyordu, en faşistinin bile üslubundan devlet adamı olduğunu anlıyordunuz. Kanımca bir ben değil birçok kişi benimle aynı fikirdedir. Üzülerek ve utanarak söylemeliyim ki devlet adamı üslubuna göre konuşmayan tek lider bizde. Haaa diyeceksiniz “ayıla bayıla dinleyenleri yok mu” elbette var fakat onlarda sıkıntı yok zira onun ne dediğini anlamıyorlar şahsını alkış yağmuruna tutarken konuşması bitse de vereceği keki yesek evimize gitsek diye düşünüyorlar. Acı gerçek, ne “biz yaptık” dediği havaalanın onun göreve gelmeden önce yapıldığından haberdarlar ne de diğer sıktığı palavraların gerçeğinden haberdarlar. Yalana alkış tutmuş bir kitle, aslına bakacak olursanız şu an bizlerin yazdıklarını da okudukları yok, söylediklerimizi duydukları yok, sen ben bizim oğlana yazıp çiziyoruz, bu dünyadan çok uzakta bir kitlesi kütle olmuş durumda, kütlenin canlanıp etkilenmesini tepki vermeye başlamasını beklemekse hayal.

Aslında işim tiyatro yazarlık müzik, üç işimi elime alıp onlarla yol almak istiyor(d)um fakat olmuyor olmadı, aklımı ruhumu beslemem için ülkeme ve dünyaya bakmak şart. Başımı kuma sokarak yazmam oynatmam oynamam, söylemem imkansız, havadan sudan yazarım gereksiz oyunlar yazıp lay lay moduna girip oynarım ama şu an ne hava ne su yazılacak durumda, ne de ortada lay lay lomluk bir hal var. Haliyle benim gibi işini doğru dürüst yapmak isteyenlerin kulağına gelen sesleri duymaması gözünün gördüklerini işinin içine koymaması oldukça zor, yapan yok mu var ama salçasız kısır gibi görüntüsü şekersiz şerbet gibi tadı var.

Bu bağlamda sosyal medyada paylaştığım yazılara da: “sert yazı” ya da “kızar sil” “mahkemeye verir sil” diyenlere artık cevap vermiyorum, karşımda ayıp ettiğim saygısızlık ettiğim hak etmeyen bir devlet adamı görmüyorum, hatta “az söz ettim az yazdım şunu da yazaydım iyiydi” dediğim oluyor. Çünkü karşımda evrene nefret kusan bir şahıs var, o şahsın nefretine karşılık benim güzel sözler yazmam söylemem imkansız.

Suya taş atıyor o suyun yüzüne sıçramaması mümkün değil. Çocukluğumuzda okulda saçımızı çeken arkadaşımızın bizde saçını çekilince bize kızan öğretmenimize: “ama o da benim saçımı çekti” dedik mi öğretmen hemen birbirimizden özür dilememizi isterdi. Şimdi şahsı şahane olmayan zat saçımızı çekmek şurada dursun üç öğün ağzımıza sıçıyor bizden de: “Ohhhh ne iyi etin ağzımıza sıçtın, hıııımm çok lezzeti vallahi keşke sürekli ağzımıza sıçsan” dememizi sesimizi kısıp şahsının bokunu yiyip susmamızı istiyor. Yok efendim insan olmanın şartlarından biri bok yememek, ben sesimi kısamıyorum sesimi kesemiyorum benim gibi:  “tamam da kardeşim kim olursan ol saygılı ol” diyen oldu mu da tehdide başlıyor: “Enseni patlatırlar” “Sokağa sana dar ederiz” vss….Bu sözler en son hangi komedi tarzında çekilen mafya filminde söylemişti de duymuş bilmiyorum, lakin gerçek hayatta bunları söyleyen sadece mahallede mafyacılık oynayan erkek çocukları kaldı.

Kendisinden korkulmasını istiyor, korkunç biri olma özlemi var, karşısında herkesin it gibi titremesini istiyor. Geçen kısa bir yazı düştü önüme, çocukken babasından çok dayak yiyen bir çocuğun babasından yediği dayaktan sonra yatağına girip Tanrı ile konuşmasından alınan bir paragraf. “Tanrım birgün herkesin benden korkmasını istiyorum, en çok da babamın benden korkmasını istiyorum, herkesin benden korktukları için bana saygı duymak zorunda kalacağını biliyorum, babam bile korkudan saygı duyacak bana, en çok babam korksun istiyorum en çok babam” diyordu. Psikolog veya psikiyatrist değilim anlamam fakat şahsın çocukluğunda bazı şeylerin ters gittiği açık ve net ortada, bunu anlamamak için uzman olmaya gerek yok. Onun içinde uzmanların onun çocukluğuna inmesi taraftarıyım, tabiiii:  “Laaan uzman mısın, kazma mısın nasıl inersiniz benim çocukluğuma, çık yoksa ensenden patlatırım, sokakları sana dar ederim” de diyebilir. Ardından: “Siz benim çocukluğuma inseniz kaç yazaaaar inmeseniz kaç yazar laaan” da diyebilir ve alkışı da alır. Mantıken bir insanın bu denli saldırgan bu denli kinle nefretle şiddetle dolu olması için muhakkak çocukluktan yaşadığı ve üzerinden atamadığı bir travma yaşadığı aşikar.

Şimdi siz “yok yaaaw faşist işte ondan böle bu” derseniz itiraz ederim, biz bu topraklarda çooook faşist lider gördük dinledik ya da tarih kitaplarında tiksinerek okuduk, hiç biri alenen gazetecisini yazarını akademisyenini özetle halkını ölümle tehdit etmemişti, zindanlarını bu kadar fazla esirle doldurmamış onlar üzerinden oy alma cambazlığı yapmamıştı. Faşistliğin de bir adabı vardı bu resmen adapsız.

Dün ettiği yalanı unutup 5 yıl önce ki geziyi aniden ortaya atması normal mi? Ekonomik krizi unutturmak için sağa sola çamur atması normal mi? 5 yıl önce 17 Aralıkta veliaht prensi bilosuna dolarları ayakkabı kutusuna nasıl istifleyeceğini öğrettiğini unutturmak için gündemi değiştirmek için insanları ölümle tehdit etmesi adapsılık değil de ne? Dünyanın en şahsına münhasır olmayan devlet adamının neden bu denli saldırgan olduğunu biliyoruz bilmesine de zira saldırı anında gerek özü gerek sözü oldukça çirkinleşiyor ve biz dünyaya onun çirkinliklerini izlemeye gelmedik. Rahatsız olduğumuzu dillendirmemizden normal ne olabilir. Özü sözü yaşamımızı günümüzü dünyayı çirkinleştirmeye yetiyorsa biz güzellik severlerin sesinin çıkması yaşamsal hakkı değil mi?

Yaşam o kadar kısa ki kargalardan az yaşıyoruz, şahsı16 yıldır ülkenin omuzunda büyük bir yük ve o şahıs konuştukça batan bir ülke ve o ülkede yaşayan milyonlarca insanın sonlanan umudunu solan benzini izlemek büyük acı değil de ne? Lanet olsun ki onunla aynı zamanda yaşamak zorunda kaldık ve ne acıdır ki kene gibi yapıştı(lar) vatan topraklarına ve sülük gibi emiyor güzelim canları…

Tabi umudumuz hep yeşil, şahsı Tanrı değil kul, şahsı baki kalacak değil. Şahsıda diğer psikopat şahıslar gibi tırıs gelip tırıs gidecekler arasında. Yeter ki dinlerken tırlatmamaya dikkat edelim, şu aralar istediğimiz gibi yaşayamıyor olsak dahi yaşayacak çok güzel şeyler var dünyada.

Hilal NESİN - Müzisyen, tiyatrocu. Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürarslan Konservatuvarı'nda Türk Halk Müziği Bölümü'nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi aldı. 4 yıl Aydın TV de program yaptı.

Kadın sorunlarının sahneye aktarımı ve kadınları sosyal hayatın içine almayı amaçlayan Çeşnibahar Kadınlar Tiyatro Topluluğu'nu kurdu, sanat yönetmenliğini yaptı. Çeşnibahar Müzikali'ni hayata geçirdi.

Kadın sorunları eksenli, yazıp yönettiği Koca Yasa oyununu yurt içinde ve yurt dışında sergiledi. Yazıp yönettiği Gıvır ve Pembe Gözlük Mor Ayna oyunları sergilendi. “Şeyh Bedrettin’den Bu Yana Can Yana Oratoryosu’nun” yönetmenliğini yaptı.

Antalya Muratpaşa Belediyesi Sosyal Yardım İşler Müdürlüğü bünyesinde kültür sanat sosyal projelerde yer aldı. “Koca Yasa, Şeyimin Derdi, Gevşek Vidalar, Kızınca Kıyamet, Diren Muhtar, Bir Atımlık Sen, Ademin Bademleri” isimli kitapları yayınladı.