Cengiz AKTAR

Siyasî İslâm, ister İran’da ister Suud’da ister Türkiye’de olsun mezhepçi icraattan ileri gidemedi. Ülke içinde veya ideolojisini ihraç etmeye kalkıştığı diğer ülkelerde daima mezhebiyle sınırlı kaldı.

Bırakın dini, mezhebi dahî aşamayan hizipçiliğin ötesine geçemedi.

Herhalde bu tablodaki yegâne istisna bir zamanlar dinî özelliği ve farklılığını çağdaş normlarla harmanlama gayreti göstermesi beklenen AKP Türkiyesi idi.

AKP hükümetinin başında, içeride ve dışarıda diğer din ve mezheplere yaklaşımı bölgenin diğer iki iddialı ülkesi İran ve Suud’dan epey farklıydı.

Batı normları ve uluslararası standartlarla işleyen ve o aralar AB rüzgârıyla dönüşen Türkiye’de, sabık laikçi dönemin dinlerle olan pek sorunlu ilişkisinden azade olan AKP’nin önüne bakir bir alan açılmıştı.

AKP bu alanı içeride fena kullanmadı, diğer tek tanrılı dinler ve diğer mezheplere meşruiyet ve eşitlik kazandıracak yasal düzenlemeler ve siyasî açılımlar gerçekleştirdi. Elbet bu hamleler çapı elverdiği kadardı ama yine de Cumhuriyet döneminde görülmemiş bir ezber bozuculuğun önünü açtı.

En hayatî örnekleri Ermeni Soykırımı’nın dillendirilmesi konusunda gösterdiği “anlayış” ve gasp edilmiş Gayrimüslim vakıf mallarının kısmî iadesidir.

Dışarıda, AB üyelik müzakerelerinin 2005’te başlamasıyla Müslüman Arap ülkelerin ve İslâm ile nasıl birlikte yaşayacağını bilemeyen Batı’nın ilgi odağı olan AKP Türkiyesi’ne bir nevî görev yüklendi.

O güne kadar bilinen İran ve Suud modellerinden farklı, İslâm ile demokrasiyi aynı cümlede kullanmaya çaba gösteren bir model çıkmaktaydı ortaya.

Bu çaba sonuna eremedi. AKP el attığı yerlerde Sünnî mezhepdaşlarından başkasını kucaklayamadı. Müslüman Kardeşleri ehlîleştirerek meşrulaştırma görevi ise AKP’nin Müslüman Kardeşleşmesiyle son buldu.

Müslüman Kardeşler bulundukları ülkelerde bir şekilde var olmaya devam ediyor ve edecekler ancak Tunus dışında, siyaseten yeni, farklı hiçbir kelâm üretemeden tarihin çöplüğüne intikal etmiş durumdalar. AKP Türkiyesinin mühendisliğine soyunduğu irice şantiye bugün tamamen çökmüş durumda.

Çöktüğü gibi bütün Türkiye’nin ve bölgenin hatırı sayılır bir bölümünün çöküşün anaforuna kapılmasına sebep oldu. AKP’nin Suriye ve Irak politikasının İdlib’de vücut bulmakta olan total iflâsı, taşıyıcısı olduğu iddianın ve Siyasî Sünnî İslâm’ın iflâsı anlamına geliyor.

İflâsın, fiyaskonun ve İdlib’de şekillenmekte olan katliamın zararsız şekilde cereyan edeceğini ve bu defterin sessizce dürüleceğini beklemek pek naifçe olur.

Veriler ürkütücü. Rusya, İran ve görünmeyen koalisyon ortağı Çin’in aylardır planladığı şekilde ve Ankara rejimi kontrolündeki kuzey Suriye dışında kalan bölgenin kelle alıcı Siyasî İslâmcıları İdlib’e yığıldı.

Koalisyon için şimdi bunları yok etme vakti. Ne var ki İdlib’de yarısı diğer yerlerden gelen 3 milyon insan mevcut. Kim sivil kim muharip belli olmasa da, her zaman olduğu gibi Esad yanlısı koalisyonun saldırısından en büyük zararı görecek olanlar siviller. Ancak bu, kimsenin umurunda değil.

Ankara çıkışlı Siyasî İslâm’ın ve Esad karşıtı Batı’nın kolu kanadı altında semiren cihatçıların dostu kalmadı. Sadece çıkar hesaplarıyla yanlarında duranlar var. Ankara rejimi gibi…

Ankara’nın mesaisi Batı’ya karşı “cihatçı ve mülteci tehlikesi” kartını sallamak, hiçbir inandırıcılığı olmayan “insanî kaygılar” dile getirmek ve aslında cihatçılar üzerinden müstakbel Suriye barış görüşmelerinde bir tabure edinerek devasa inşaat pastasından pay kapmak. Beyhude!

Batı, İdlib’de olacaklar karşısında timsah gözyaşları dökerken, tıpkı Çin ve Rusya (ve tabii Şam) gibi cihatçıların İdlib’e gömülmelerine neredeyse kına yakıyor. Cihatçıların kaynak ülkelerinin hepsi, belki Ankara bile dâhil, bu işin bu şekilde sona erecek olmasından memnun hatta Çin ve Rusya kadar ısrarcı.

Uzmanlara göre Çin’in Uygur kökenli 5000, Rusya’nın kendi vatandaşı muhtelif Müslüman unsurlardan mürekkep 3000 civarı, Batı Avrupa’nın da sayısı belirsiz cihatçısı var orada. Bunların memleketlerine geri dönmelerini dört gözle bekleyen kimse yok. Afrin ve diğer TSK/ÖSO işgalindeki bölgelere kaçsalar dahî Suriye’de günleri sayılı. Esasen yegâne kurtuluşları Türkiye’ye geçmekte…

Bu da Türkiye açısından muazzam bir güvenlik meselesi olarak duruyor. Ne var ki rejimin dillere destan beceriksizliği ve amatörlüğü sonucunda binlerce kelle alıcı ithal edilecek gibi duruyor.

İdlib’deki sonu öngörmek zor değildi. Aşırı güven patlamasıyla kör olmuş rejim kendisini de içine çekme potansiyeli taşıyan bu sonun vahametini göremedi. Wall Street Journal’de dostu Putin’i düşmanı Trump’a şikâyet ediyor.

Tahran’da eline tutuşturdukları İdlib talimatını görmezden gelmeye devam ediyor. Avrupa’yı “mülteci tehlikesiyle” tehdit ediyor. Ülkenin başına sarmakta olduğu emsalsiz belânın vahametini anlamış değil, yönetebilirim sanıyor.

Yalnızlığının, üstelik beş para etmeyen yalnızlığının ucu bucağı yok…

İdlib’de sade cihatçıların tasfiyesi ve Suriye içsavaşının sonu yaşanmıyor, bölgede Siyasî İslâm’ın son sürümünün de kan revan içinde tasfiyesi yaşanıyor farkında değil…