Yıllar önce gezmeye köye gitmiştim. Babam emekli olduktan sonra köyde güzel bir ev yaptırdı. Kocaman bahçesi olan ve tabii köylü olmanın vasıflarını yerine getirmek için bir keçi yavrusu ile birkaç tavuk aldı. Bahçede gezinirken annem keçi yavrusunun kaçtığını söyleyince hemen aramaya gittik fakat bulamayıp geri geldik. Babama bulamadığımızı, nereye gitmiş olabileceğini sorduk. Babam, “Siz keçi olsanız nereye giderdiniz?” dedi. Hemen evin yakınındaki çayıra gittik baktık ki keçi yavrusu orada otlanıyor. Babam eski öğretmenlerdendir. Hayatımdaki en büyük şansımdır babam. Canım babam yine yapacağını yapmış bana empati kurmayı öğretmişti.

Şimdi hayatımın felsefelerinden biri oldu. O gün aklımın bir köşesine yazdım… “Ben onun yerinde olsam ne yapardım?” İlk öğretmenim babam ve hayatıma büyük katkısı olmuş saygı ile andığım öğretmenlerim Ülfet, Haşmet, Müjdat, Mustafa, İhsan, Ahmet, Tuncay, vs. adını sayamadığım öğretmenlerimin dilinden aklından kaptığım öğretileri yaşamımın her dönemine yaydım.

Üzerimde çok emeği vardır Haşmet Zeybek hocamın. Bir keresinde demişti ki, “Oturduğun yerde tiyatro oyunu yazamazsın. Öğretmenlik yapamazsın. Sadece kitaplardan okuduğun tiyatro bilgilerini öğretemezsin. Onlara bir karakteri anlatırken ‘duydum böylelermiş’ diyemezsin. Gidip onlarla birebir görüşmelisin, dokunmalısın, onlarla yaşamalısın” demişti. İşte bu sözler ile başladı insanların içine onlar gibi olarak girmem.

Haklıydı, yerden göğe haklıydı. Pazarda domatese başparmağını sertçe bastırıp domatesin çürük olup olmadığı anlayan, kavunun arkasını koklayarak olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlayan, karpuzun kıçına iki şaplak atarak kızarıp kızarmadığını anlayan insanların içine girmeden nasıl yazacaktım onları? Karşımda Almanlar, Fransızlar vs. yoktu. Domatesin, karpuzun, kavunun olup olmadığını bahçede kalma süresine bağlayan, parmaklayan koklayan şaplak atan bir milleti uzaktan yazmanın imkânı var mıydı?

Sadece “haklısın hocam” demedim uygulamaya başladım ve girdim içlerine. Bıyık takıp kahveye maç izlemeye gidip hakeme edilen küfürleri dinledim zaman zaman da “Ulan şerefsiz hakem kaça satıldın lan?” diyenlere eşlik ettim, hakeme verdim veriştirdim. İnancım gereği camiye gitmeyen ben bir ay türban takıp ramazanda teravihe gittim. Yoksa nasıl duyacaktım cinlerin içimizde fink attığını. Bilimsel altyapısına sahip derin bilgilerle ayrıldım oradan ama temelli değil… Önemli vaazlarda hep ordaydım. Yazılarıma konu olacak ne enteresan kişiliklerle tanıştım. Cezaevine kadınlar koğuşuna gittim uzun uzun sohbetlerim oldu. Hatta kızına tecavüz eden adamı yaralayan kadına “Tüh! Keşke öleymiş sapık.” Dedim. Olaya bilimsel veya gazeteci edasıyla yaklaşmanın âlemi var mıydı? Onlardan biri değil miydim? Kısaca yer yer kılık kıyafetimi değiştirerek farklı karakterlerle neredeyse her ortama girmişliğim oldu ve bana katkısı beklediğimden de çok oldu…

“Deliyle deli olma sözüne” çok kızarım. Deliyle deli olmazsam delinin yaptığı deliliği yapma nedenini nasıl anlarım? Deliden çıkıp geleyim şuraya. Kendisine çok kızarım hatta onunla mahkemelik durumdayım. O beni sevmez ama ben onu hiç sevmem! Zaten öyle bir mecburiyet de yok. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Şu an ülkemde yasalar onu sevme zorunluluğu getirmiş olsa dahi sevmem. Yasa duygularıma ne karışır? Haddini bilsin! Fakat sevmesem de kendimi onun yerine koyma hakkım var, yani “empati” kurma hakkım var, bu hakkımı kullanmak isterim. Tabii şöyle bir ihtimal de var; ya empatiden sempati doğarsa? Bir saatliğine o benim yerime geçip “Laaa vatandaşım Hilal haklıymış!” derse ya da ben “anaaaa gııı Erduvan haglıymış yaaa” dersem? Neyse ben empatinin doğuracağı sempatiyi göz önünde bulundurarak bir saatliğine Erdoğan’ın yerine kendimi koyayım, bir saat sonra “Adam Kazandı” der miyim bilmiyorum. Ha şunu da söyleyeyim, en fazla bir saat dayanabilirim. Özgürlüğüme düşkün biriyim, 3000 korumayla dolaşamam.

Evet, şimdi devletin en büyük başıyım. Of! Ah ahhh! Ne büyük çile anlatamam. Etrafımda ayağımı yıkayıp suyunu içecek kadar bana bağlı, vereceğim imkânlara âşık milyonlar. Osursam koklayıp methiyeler dizecek köşe yazarları mı dersiniz… Hapşırsam “çok yaşa” demeyip “sen yaşa biz ölelim” diyen tasmaları elimde başkanlar vekiller, belediye başkanları mı dersiniz… Dötümü başımı ayağımı hatta kapımdaki paspası yalamaktan kızarmış diliyle karşımda sevimli görünmeye çalışarak patilerini bana değdirmeye çalışan dekan mekan memur amir şu bu mu dersiniz… Parasını önüme dizmiş iflası iki dudağımın arasında olan iş adamları mı dersiniz… Dizide oynamak veya albümü satsın ya da borcunu affedeyim diye dizi dizi röportajlar verip özgür huzurlu bir ülkede yaşadığını söyleyerek beni yere göğe sığdırmayan ünlüler mi dersiniz... Sinirlensem borsa düşüyor, gülsem bayram oluyor, geğirsem “ohhh” deyip rahatlayan milyonlar var. Aslında bakacak olursanız inanın sinirlerim bozuluyor! İstediği her şeyi elde etmiş şımarık zengin aile çocuğu gibiyim. Oyuncaklarımın hiç birini sevmiyorum!

Bazen diyorum “hadi oğlum Recep! Bırak, bitir şu ‘Binbir Oda Masalı’nı alıp başını git bir dağ kulübesinde başını dinle… HES’ten kurumayan dere bulursan kenarına git balıkları dürt. Kaldıysa kesmediğin ağaç, onların gölgesinde yürü. Binlerce dolar verip aldığı çantayı çöpe atıp seninle gelmeye ikna olan avradını tak koluna, beyaz çayı bırak iç siyah çayı… Şunun şurasında ne kadar ömrümüz kaldı? Senin imkânlarını babasının gül gibi mirası sanıp kullanan evlatlarını bırak sefa sürmeye devam etsinler. Beraber yürüme sen kimseyle bu yollarda diyorum… Diyorum demesine de olmuyor. Yakamı bırakmıyorlar illa dürteceğim! İnanın iki gün dürtmeyeyim bunalıma giriyorlar. Bu millet dürtülmeye alışmış. Ben olmasam başkası dürtecek. Hatta sustuğumda benim tayfam değil muhalefet derde düşüyor “Laaa başına bi hal mı geldi Allah korusun biz ne ederik sona?” deyip 0532…. ile başlayan hattımı arıyor sesimi duyup rahatlıyorlar. İşim çok zor. Kimi döveceğimi kimi öldüreceğimi kimi azarlayıp kime dava açacağımı, kimi içeri atıp kimi serbest bırakacağımı şaşırdım. Kime iflas bayrağı çektirip kimi bir gecede dolar milyarderi yaptıracağımı düşünmekten beynim bulandı. Allah kimseyi benim durumuma düşürmesin… Yahu siz bu işi kolay mı sanıyorsunuz? Çok yoruluyorum çok. Bu kadar çalışmakla bir değil her şehirde bir saray hak ediyorum ben. Hamdolsun çalışmama yardım eden ecnebi meslektaşlarım da var ama elden gelen öğün olmuyor o da zamanında bulunmuyor. Ah anam! Anam hayatta olsaydı o anlardı beni… Zaten bir o beni gerçekten seviyor gerisi nah seviyor beni.

Yeter! Yeter vallahi. Yetti, bir saat dayanamadım onun yerinde olmaya.

İşi çok zor… Adam zor durumda gerçekten! Bakın işi zor!

İnanmazsanız siz de koyun kendinizi onun yerine.

 

Hilal NESİN - Müzisyen, tiyatrocu. Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürarslan Konservatuvarı'nda Türk Halk Müziği Bölümü'nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi aldı. 4 yıl Aydın TV de program yaptı.Kadın sorunlarının sahneye aktarımı ve kadınları sosyal hayatın içine almayı amaçlayan Çeşnibahar Kadınlar Tiyatro Topluluğu'nu kurdu, sanat yönetmenliğini yaptı. Çeşnibahar Müzikali'ni hayata geçirdi.
Kadın sorunları eksenli, yazıp yönettiği Koca Yasa oyununu yurt içinde ve yurt dışında sergiledi. Yazıp yönettiği Gıvır ve Pembe Gözlük Mor Ayna oyunları sergilendi. “Şeyh Bedrettin’den Bu Yana Can Yana Oratoryosu’nun” yönetmenliğini yaptı.Antalya Muratpaşa Belediyesi Sosyal Yardım İşler Müdürlüğü bünyesinde kültür sanat sosyal projelerde yer aldı. “Koca Yasa, Şeyimin Derdi, Gevşek Vidalar, Kızınca Kıyamet, Diren Muhtar, Bir Atımlık Sen, Ademin Bademleri” isimli kitapları yayınladı.