2004 yılında Kamışlı’da meydana gelen ve 27 kişinin öldüğü, 120 kişinin yaralandığı olaylara kadar -yerel kaynaklara göre Baasçılar söz konusu olaylarda 52 kişiyi öldürdüler- ne Kuzey Suriye halkları ne de Suriye Kürdleri üzerine yazan pek olmadı. Yeni millenyuma giren dünya umursamıyordu Kuzey Suriye’deki insanların bir kısmının henüz kimliği bile olmamasını, o coğrafya halklarına yapılan baskıları. Oysa Irak Baasçılarının yaptıkları henüz hafızalarda tazeliğini koruyordu. Irak Kürdistanı’nda Kürdlerin üzerine yağdırılan kimyasal bombalara dünya tarafından gösterilen lakaytlık Kamışlı’da da kendini göstermişti.

2011’de Suriye karışınca Kürdlerin nasıl bir yol izleyecekleri merak konusu oldu. Eylül 2014’te IŞİD vahşetinin birçok şehri yuttuktan sonra Kobani kapılarına dayanması; IŞİD’e karşı ABD’nin, sopa göstermek suretiyle bile olsa Türkiye’den Kobani’ye silah ve savaşçı koridoru açtırması, sonrasında IŞİD belasının püskürtülmesi… 

Bu gelişmeler Kuzey Suriye’nin, kimisi geçmişin izlerini henüz yitirmemiş kimisinin adı ilk defa duyulan, içinde oldukça farklı inançlara mensup insanları barındıran kozmopolit şehirlerini ve kasabalarını bir anda dünya gündeminin en çok konuşulan konularından biri haline getirdi. El Bab’ın varlığından kaç kişi haberdardı, Afrin’i ya da Münbic’i bilen kaç kişi vardı? Bugün Google’da arttığınızda El Bab hakkında 56 milyondan, Afrin hakkında 21 milyondan fazla, Münbic hakkında ise yaklaşık 4 milyon sonuç çıkıyor. 3 bin nüfuslu Dabık hakkında bile 44 bin sonuç çıkıyor. 

Kürd savaşçıların kimi zaman ağır kayıplar vererek IŞİD’ten temizlediği bu yorgun şehir ve kasabalar Türkiye’nin öncülük ettiği ÖSO birlikleri tarafından yeniden fethedilip(!) seçim öncesinde AKP basını tarafından bire bin katarak kitlelerin her geçen gün kadükleştirilen zihinlerine servis edildi. Her şeyi her zaman en ince detaylarına kadar bilen ve yorumlayan kerli ferli stratejistlerimiz günlerce Dabık Köyü’nün ne kadar önemli olduğunu tartıştılar. En nihayetinde Türkiye söz konusu şehirleri kontrolü altına aldı. Fakat özellikle de içinde yoğun bir Kürd nüfusu da barındıran Afrin’in elden çıkması Kürdler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Daha sonra hayal kırıklığı yerini ABD’ye yönelik bir şüphe ve içten içe büyüyen bir öfkeye bıraktı.

Bir Amerikalı askerin ABD’ye maliyetinin 35 bin dolardan fazla olduğunu, ABD’nin hangi unsurlardan oluşuğu belirsiz Özgür Suriye Ordusu’na yönelik eğit-donat programının fiyaskoyla neticelendiğini tam da bu sırada Kürd savaşçıların IŞİD vahşilerini püskürtmeyi başardığını göz önünde bulunduralım ve ABD-SDG ilişkileri üzerine bu bağlamda yeniden muhakeme yapalım. 

Sahi ABD ne kadar dost?! Uluslararası ilişkiler ve siyasette dostluk yoktur, çıkarlar vardır. O halde… ABD, Kürdleri maliyet açısından uygun bir askeri güç olarak görüyor olabilir mi? Aynı soruyu bir kez daha sormuştum; Amerikalılar, Bağımsızlık Referandumu’ndan önce Mesut Barzani’ye “şimdi değil!” deyip Mesut Barzani’den “şimdi değilse ne zaman?” cevabını aldıklarında.

ABD’nin Kuzey Suriye ve o bölgede yoğun bir nüfusa sahip Kürdler konusunda kafasının karışık olduğu yadsınamaz bir gerçek. Öyle olmasaydı Afrin ve Münbic konusunda Türkiye’ye yol verir miydi! Bölgeye bir Arap gücü konuşlandırmaya girişir miydi! Suudilerin SDG’ye 100 milyon dolarlık yardımı kanaatimce bir ikna çabası. Aynı zamanda bu konuda ne kadar ciddi olduklarına dair bir gösterge.

Böyle bir Arap gücü teşkil edilirse kimlerden oluşur? Arap ülkelerinde güvenlik algısı diğer ülkelere göre oldukça farklıdır. Bu ülkelerin yönetimleri, halkları istemese bile kendi iktidarlarını devam ettirmek amacıyla her şeyden çok iç tehdit unsurlarına yönelik istihbarat ve güvenlik politikası yürütürler. Bu sebeple ancak Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün askeri birlikleri ciddiye alınacak niteliktedir. Mısır ve Ürdün’ün ne ekonomileri ne de halkları böyle bir işe girişmeyi kaldıracak yapıdadır. Geriye Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri kalıyor, onlar da “Müslüman Kürd kardeşlerine” yardıma dünden hazır. Meselenin hikmeti ise şurada gizli; Suudi Arabistan, Türkiye ve özellikle de İran’ın Orta Doğu ve hatta Afrika’daki varlık ve aktif politikalarından, müdahalelerinden son derece rahatsız, Kuzey Suriye’de bir Kürd oluşumunu mümkün kılarak bu iki ülkenin önünü kesmek istiyor. Haklarını teslim etmek yerine, Kürdleri yıllardan beri yok sayan İran ve Türkiye’nin Suriye’deki varlıklarını biraz da bu doğrultuda okumak yerinde olacaktır.

Şunu da belirtmeden edemeyeceğim: Popülist söylemlere dini argümanlar giydirerek “aynı dinin mensuplarıyız, daha çok bölünüp parçalanmayalım” benzeri sözler Kürdler için bir şey ifade etmiyor. Bunu diyenlerin aksine gerçek şu ki hiçbir Müslüman devlet ya da toplum Kürdlerin dertleriyle ilgilenmedi, ne Saddam kimyasal bomba yağdırırken ne de Türkiye ve İran, Kürdleri yok sayarken! Yine de ABD Arap Gücü konusunda ısrarcı bir tavır takınabilir. Belki de bu sebeple SDG temsilcileri, Şam yönetimi ile görüşmelere başladı. Haksız sayılmazlar, bazı bölge ülkelerinin hoşuna gitmese de Esad yönetimi kalıcı ve onunla anlaşmaya çalışmak fena fikir olmayabilir. Öte taraftan ABD’nin, NATO’daki müttefiki -aynı zamanda kendisinden sonra bu şemsiye altındaki ikinci büyük orduya sahip- Türkiye’yi aralarındaki ihtilaflara rağmen kaybetmeyi göze alamayacağına Afrin en büyük delil! Dolayısıyla Şam yönetimiyle görüşmek her iki taraf için de kazançlı olabilir. 

 

Hakan Demir - Araştırmacı, yazar. Lefke Avrupa Üniversitesi ve Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde iki yüksek lisans yapan yazar, halen biri Almanya'da diğeri Fas'ta, iki farklı üniversitede iki doktora üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Güney Amerika, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi birbirinden oldukça farklı coğrafyalarda yaşayan ve araştırmalar yapan yazarın akademik makalelerin yanı sıra yayınlanmış iki kitabı mevcuttur: 

-1964 Askeri Müdahalesi Öncesi ve Sonrası Brezilya Dış Politikasına Genel Bir Bakış (Lambert Academic Publishing)

-Türkçe’nin Yabancı Dil Olarak Öğretiminde Materyal ve Teknik Tasarlama / Kullanma ( Lambert Academic Publishing)