Yaşamın bana getirdiklerinden biri de, bana ayrılan köşede dertlerimi-dertlerimizi beyan etmek oldu. Sosyal medya hesaplarımın dışında insanlarla buluşabileceğim bir alanda daha olmanın sevincini yaşadığımı söylemeliyim. Yaşatanlara teşekkür yollayarak... 

Onlarla  olan dostluğumun, muhabbetimin içine mizahımı karıştırarak tatlı dalaşmalarla onlarla yol almaya çalışıyorum. Okuyacağınız bu yazı da onlardan biridir, sağ olsunlar, eksik olmasınlar bende. 

Cemile aracılığıyla IMPNews’in sorumluları Yavuz Özcan ve Faysal Dağlı’ya ilk yazımı yazmaya başladığım haberini saldıktan sonra onlardan ilk mesajımı aldım. “Hilal Hocam, Merhaba. Köşene koyacağımız bir fotoğraf yollamanız mümkün mü?” Elbette mümkündü. Köşe için özel bir fotoğraf çektirmeme gerek yoktu, sosyal medya hesaplarımda profil yaptığım fotoğraflardan birkaç tanesini yolladım. Ama en güzellerini seçtim tabii ki. Kiminde yan, kiminde dik, anlamlı bakmışım, hafif gülümsemişim, birinde kahkaha atmışım. İtiraf edeyim 'en güzel köşe yazarı fotoğrafı bana ait olacak' diye geçirdim içimden. Malumunuz bizim kuşağın en belirgin özelliklerinden biri fotoğraf çektirmeyi seviyor olmak ve iyi poz vermek.

Sitenin sorumlusu Yavuz Bey'e “Yazım bitti nereye yollayayım?” mesajı yolladım. Gelen cevap, “Hilal Hocam, yazı kolay da, senin fotoğraf olmadı” şeklindeydi. Daha neden diye soramadan ardından kurduğu cümle, “Yüzün dağılıyor tekrar çekmen mümkün mü?” dedi. Bir de kibar, sanırsın İstanbul beyefendisi. Çaresiz “olur” dedim, kibar insanı kırmak mümkün mü? Aldım cep telefonumu çıktım bahçeye. Evin dış duvarının rengi arka fon yapmaya uygun diye yaslandım duvara. Güneş ışığı da var daha ne isterim? Üst bölümümü değiştirerek, saçımı bir dağınık bırakıp bir toplayarak, gülümseyerek, sırıtarak, gülerek yaklaşık 70'e yakın fotoğrafımı çektim. Abartmıyorum belki yetmişten fazla... Tek tek inceledim, ayıklamaya başladım içlerinden işe yarayacak olan altı taneyi hemen zaman kaybetmeden yolladım ve teşekkürü aldım. Artık rahattım. Yazımı yollamışım, köşe fotoğrafım tamam, daha dünyadan ne beklentim olacak? 

Fotoğrafları göndereli iki saat olmamıştı ki Yavuz Bey'den bir mesaj daha “Hilal Hoca'm kusura bakma fotoğraflar çok güzel fakat dağılıyor, cep telefonuyla olmuyor profesyonel çekim yapabilen fotoğraf makinası yok mu?” Bak sen isteklere... Hani çekinmese fotoğrafını gönderdikten sonra ortaya bir de karışık salata göndersen fena olmayacak diyecek. Ne diyeyim, fotoğraf makinam var yalan söyleyip “yok” diyemem. Gazeteci kocam almış bir tane kamera tutuşturmuş elime. En sevdiğim sanat dallarından olan fotoğraf çekmek sanatıma katkı sunmuş beni ödüllendirmiş sağ olsun. “Fotoğraf makinam var da çekecek kimse yok” dedim. Yalan değil komşularımın hepsi Fransız bir Türkiyeli komşum var, çalışıyor. Fotoğraf çekme saatlerinde evinde değil, Fransız komşularıma gidip; “Pardon Madame, pardon Monsieur! Ben köşe yazarı oldum olmasına da, köşemde fotoğrafım yok, hele şu işe bir el atın” mı diyeyim? Haliyle gerçeğimi söyledim. 'Burada sadece Özlem var, geldiğinde çeker' dedim. Onlar da; “iyi, biz bu fotoğrafla yazıyı yayınlayalım sonra, Özlem gelip çektiğinde yenisini yollarsınız” dediler. Yazım çıkınca 'aaa olmuş, yüzüm gözüm dağılmamış, acayip güzel çıkmışım, Özlem’in çekmesine gerek yok' diye düşündüm. Fakat maalesef yanıldım. Gece son kitabımın düzenlemesini yaparken Yavuz Bey’den bir mesaj, “Hilal Hocam size söylemem gereken bir durum var, okuyucularınız yazmış…” Ahaaa okurlarımın yazdığım yazıyı beğenmediğini, sosyal medyadaki gibi beni küfre boğduklarını hatta yetinmeyip tehdit ettiklerini düşündüm. Hoş, köşe yazılarım sosyal medyadaki yazılarımdan farklıydı. Küfürlük, tehditlik bir durum da yoktu. Olsa olsa, “O konu öyle değil salak mısın be!” derlerdi veya lakırdı uzmanı masa başı solcularımız, “Bu da kendini köşe yazarı sanıyor!” der, aşağılar, küçümser, laf söyledik diye tatmin olur geçerlerdi.  

Ardından gelen mesaj, “Bize kızıyorlar, Hilal Hanım’ın başka fotoğrafı yok mu? Bu ne hal böyle, ne hale getirmişiniz güzelim kadını!” Hayda, yüzün dağılıyor şikayeti gitmiş okurun, “bu nasıl köşe yazarı fotoğrafı” şikayeti başlamıştı. 

Okuyucuyu dikkate almalıydım, emir büyük yerdendi. Kırmak olmazdı. Ah Özlemcim evde otur otur daral geldi, hadi ablanı biraz gezdir dedim. Onca işinin arasında aldı gezmeye götürdü. Yetmedi bir de eline fotoğraf makinamı tutuşturdum beni çekmesini söyledim. Ama köşe yazımda profil fotoğrafı yapacağımı söylemedim. Garibim durumdan habersiz arka arkaya bastı deklanşöre. Gezim bitti, Özlem’e teşekkürümü ettim eve döndüm fotoğrafları açtım baktım, o da ne! Özlem tüm manzaraları çekmiş, bir ben yokum. Üstüne bir de Whatsapp’tan bana mesaj atmış; “Ablaaaa manzaralar nasıl amaaa?” Nasıl mı? Ben kuş kadar görünüyorum! Tamam, zaten doksan kiloluk kadın değilim ama ellilik cüssem de fena sayılmaz. Tabi haklı kızcağız, ona gerçek niyetimden söz etmemişim ki! Gitmişim dağın eteğinde nehin kenarında, heykelin altında pozlar vermişim, o da manzarayla beni ölümsüzleştirmiş. Hatta fotoğrafın birinde poz verdiğim heykeldeki generalinin kılıcı benden daha büyük çıkmış. Çaresiz fotoğraflardan çok beğendiğim ikisini kesip yolladım. Saniyeler geçmeden anında aldığım mesaj; “Hilal Hanım sitemize gir hatta başka sitelere gazetelere gir, köşe yazarlarının, fotoğrafına bak, onlarınkine benzesin fotoğrafın.” dedi. Neden dedim, “Okuyucu öyle istiyor” dedi. O yazarken ben de açtım kutsal Google’ı “köşe yazarları” yazıp görsellerden önüme serilen köşe yazarlarının fotoğraflarına incelemeye başladım.

Köşe yazarlarının hafif tebessümü dışında neredeyse gülen yoktu. Alabildiğine ciddi, haddinden fazla mutsuz, donuk, çaresiz bakışları ile köşelerinden seyrediyorlardı dünyayı. Yandaş medyanın köşe yazarlarının fotoğraflarına bakınca aklıma hani neredeyse tüm bakkalların duvarların asılan meşhur “Peşin satan, veresiye satan” görüntüsü geldi. Hemen itirazımı ettim, “olmaz” dedim, devlet dairesinde bana bir türlü gelemeyen sırayı mı bekliyorum, niçin ciddiyet takınayım? Hem asık suratlı birinin yazısından umut mu gelirmiş? Olmaz ben günlük yaşamımdaki gibi fotoğraf olsun isterim” dedim. 

Başladık atışmaya, köşe yazarlarının fotoğrafları nasıl olmalı, nasıl olmamalı meselemizi; ‘Dolar nereye koşuyoru, CHP’nin halini, Muharrem İnce'nin o gece nerede olduğunu, Demirtaş'ın ne zaman özgür kalacağını, Cumartesi Anneleri'nin bundan sonra hangi caddede her Cumartesi saat 12’de oturup kaybolan evlatlarının akıbetini soracağını' gündemimizin başına oturtmuştuk.

Tamam, kadın köşe yazarları fena değildi, hatta içlerinde çok çok iyileri de vardı. Fakat inanın cinsiyetçilik yapmıyorum tarafsız yanım devrede! Erkek köşe yazarları evlat olsa sevilmezdi. Kalemini satmış köşe yazarının sırıtma fotoğrafı koyması şaşılası değildi, ya da geçmişinde ‘FETÖ’cü olan köşe yazarının şimdilerde ‘RETÖ’cü köşe yazarı olarak acıklı suratının fotoğrafını koyup ‘kandırıldım’  imajı vermesini de anlardım ama nedir o fotoğraflar. Hep böyle düşünen insan, en çok düşünen insan, en doğruyu yazan insan, doğruyu bilen tek insan pozları.

Yerel gazetede yazan bazı köşe yazarlarını ise hiç söylemeyeyim… Pasaport fotoğraflarını yollamışlar gibi. Bu arada yaşı 70’i aşmış erkek köşe yazarlarının botokslu yüzlerinden fırlattıkları porselen dişlerinin tamamının göründüğü fotoğraflarındaki gülüşten yansıyan “bakın dişlerim beyaz ötesi, yüzümde milim kırışıklık yok hala gencim, güzelim, yazılarım da benim gibi müthiş” imajını en direkt şekilde bize vermelerine ne diyeyim? 

Fotoğrafları kesip biçmem imkansızdı. Çaresiz tek Türkiyeli komşumun eline verdim fotoğraf makinasını durumu anlattım “hayran kitlem yazı tamam da fotoğrafta iş yok” demiş dedim. Şaşırdı, “Çekerim çekmesine de çok saçma değil mi? Yazıyı okusunlar fotoğrafla işleri ne? Yazının içeriğinden belki de haberleri yok takmışlar fotoğrafa!” dedi. Daha fazla konuşturmadım okuruma laf söyletmem. 

“Hayran kitlemi kimse eleştiremez” tavrı takınıp söze girdim; “Yahu bu işi karıştıran okur hayran kitlem değil, Yavuz ile Faysal arkadaşlar var ya, onların işi bu. Zaten gözüm tutmadıydı. Okurum çok diye sanırım biraz da hasetlik yapıyorlar, okurlarım öyle bir şey demez!” dedim, konuyu kapattım. Komşum köşe fotoğraflarına bakıp birkaç tane çekti bıraktı, Özlem gibi sabırlı değil; “yeter fotomodel değilsin yazarsın” demeyi de ihmal etmedi. “Fotomodel değilsin” sözü bağrımı delmiş olsa da çaktırmadın “sen yazarsın” sözüne teşekkürümü ettim. 

Vakit kaybetmeden hemen fotoğrafları İstanbul Beyefendisi Yavuz Bey’e yolladım. Elbette kendisine; “Efendim buyurduğunuz üzere fotoğraflarımı çektirip size yollamış bulunmaktayım. Ümit ediyorum yüzüm dağılmamış okuyucum ‘bu surat ne’ dememiş olsun. Takdir edersiniz ki, bulunduğum koşullar gereği gidip bir fotoğraf stüdyosunda fotoğraf çektirme imkanım yok. Efendim af buyurun niyetim sizleri üzmek değildir, derdimi arz ettim. Sağlıklı sıhhatli günleriniz olsun  saygılar” diyemedim, size diyorum. 

Yavuz Bey ile Faysal Bey’e; “Olmuş mu, dağılmaz değil mi bir daha suratım? Dağılmaz değil mi? Ne olur bana yalan söylemeyim suratıma söyleyin” de diyemedim. Ama siz bana deyin onlara demeyin, suratıma direkt söyleyin. Suratımın dağılıp dağılmadığını sizden öğreneyim, saklamayın benden…

 

Hilal NESİN - Müzisyen, tiyatrocu. Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürarslan Konservatuvarı'nda Türk Halk Müziği Bölümü'nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi aldı. 4 yıl Aydın TV de program yaptı.

Kadın sorunlarının sahneye aktarımı ve kadınları sosyal hayatın içine almayı amaçlayan Çeşnibahar Kadınlar Tiyatro Topluluğu'nu kurdu, sanat yönetmenliğini yaptı. Çeşnibahar Müzikali'ni hayata geçirdi.

Kadın sorunları eksenli, yazıp yönettiği Koca Yasa oyununu yurt içinde ve yurt dışında sergiledi. Yazıp yönettiği Gıvır ve Pembe Gözlük Mor Ayna oyunları sergilendi. “Şeyh Bedrettin’den Bu Yana Can Yana Oratoryosu’nun” yönetmenliğini yaptı.

Antalya Muratpaşa Belediyesi Sosyal Yardım İşler Müdürlüğü bünyesinde kültür sanat sosyal projelerde yer aldı. “Koca Yasa, Şeyimin Derdi, Gevşek Vidalar, Kızınca Kıyamet, Diren Muhtar, Bir Atımlık Sen, Ademin Bademleri” isimli kitapları yayınladı.