Esra YALAZHAN

Yazmak bazı yazarlar için doğal iz bırakma dürtüsünün ve az çok bilinen sebeplerin ötesinde, her cümleyle, soruyla, şüpheyle, ürperişle kendini yeniden keşfetmektir. Bazen yeniden doğuştur. Bazen de utanç ve suçluluk duygusunu yenmek için tuhaf bir tercih.

O yazar, deliliğin sınırlarında titrek bir hazla dolaşmaya çıktığında, yazı onun için hayata baş kaldırmak, olduğu insanla olmak istediği insan arasındaki tekinsiz köprüde sendeleyerek yürümek, korkuya, melankoliye, ölüme isyan etmek de olur.

Dikkatli bir okur, onun duygularındaki dalgalanmaları, bilinç dışı boşluklarda uçup giden sonra ansızın karşılığını bulan sözcüklerinin tınısında hissedebilir. Zamanın esnekliğini hisseden, kendini başka varlıklarda tahayyül etme arzusunu, hafızanın simyasını, ruhun farklı yansımalarını aramaktan vazgeçmeyen bir yazarla “hayat yolculuğuna” çıkmak yazıyı da yüceltir.

Herman Hesse’yle yol arkadaşlığı böyle bir duygu uyandırıyor bende. Daha önce Bernhard Zeller’in Hesse biyografisini yazdığımda hatırlatmıştım; Yazdığı her roman onun otobiyografik hikayesinin gösterebildiği yüzüydü. Kendini anlama ve yorumlama çabasından hiç vazgeçmedi.

‘Demian’ da bu yaklaşımı açıkça gösteriyordu:

“Her insanın yaşamı, kendi içine uzanan bir yol, bir yolu ele geçirme çabası, bir yolun üstü kapalı dışa vurumudur. Hiç kimse tümüyle kendisi olmamıştır asla, ama herkes kendisi olabilmek için uğraşıp didinir.

Hepimizin çıkıp geldiği yer ortaktır, annelerden geliriz hepimiz, aynı kuyudan çıkıp geliriz; ama her birimiz geçireceği gelişim sonucu insan olma aşamasına ulaşmak üzere doğanın yarattığı varlıklarız. Birbirimizi anlayabiliriz, ama her birimiz ancak kendi kendisini yorumlayabilir”.

O biyografi vesilesiyle sormuştum: “Gençlere ‘Pek az insan yazgısını yaşar, kendi hayatınızı yaşamayı öğrenin’ diye seslenirken, kendine fısıldadığı hakikat hangi romanlarında gizleniyordu?”

Hesse gençken hayatını ayrıntılarıyla tasarladığını ama asla hayaline kavuşamadığını, zira hayatın anlam ve amacını bilmese de, karanlıklara ve belirsizliklere sürüklense de iç sesine kulak vermekten vazgeçmediğini söylüyor.

‘Yolculuk’ (Görkemli Dünya) başlığını verdiği defteri tam da o iç sesleri duysunlar diye yazmış sanki. Denemelerinde, romanlarında kimi zaman onu sıra dışı bir “gezgin" olarak izleriz. Bu defa doğrudan kendisiyle hesaplaşan, okuru da kendisiyle beraber tefekküre davet eden bir yazar var.

Edebiyatında insanın çelişkilerini anlatmayı seven Hesse, yaşadığı sürece yerleşik, münzevi bir hayat yaşarken göçebeliğin hayalini kurmuştu. Uzun yolculuklara çıktığında da dönmek istediği “Ev”in.

Hesse, “Beni şen ve sabırlı yapıyor, bunun için seviyorum” dediği resme 40 yaşında başlamış. Biraz çocuksu bir saflıkla çizdiği desenlerle dolu bu deftere “günah çıkararak” başlıyor: “Ben bir göçebeyim, bir çiftçi değil. Bir adam ki arayan, elinde hiçbir şey tutmayan: Ben kendimi, benim için puttan başka bir şey olamayan tanrılar ve yasalardan önce cezalandırdım. Bu benim dünya acıları içindeki yanlışım, kederim karmaşamdı”.

Hesse zaman, varlık insan ve tabiat arasındaki ilişkiyi incelikle kurabildiği için tılsımlı bir ses yakalayabilmişti. Evet, bu defterde şiirlerin yanısıra düzyazıdan havalanan lirizm rüzgarı var ama bu ses kendi deyişiyle “Duygusal’dan ziyade Ruhsal’a yakın” durduğu  yerden yankılanıyor.

Gençken bir kıza aşık olduğu o anı gezi yolunda tekrar yaşarken itiraf ediyor:

“Biz gezginler çok kurnazız, bizler yerine konması olanaksız duyguları geliştiriyoruz. Ve normal olarak bir kadına ait olması gereken aşkı, yavaşça küçük kasabalara, dağlara, göllere, vadilere, yol kenarındaki çoçuklara, köprüdeki dilencilere, kırdaki ineklere, kuşlara ve kelebeklere dağıtıyoruz.

Biz aşkı maddeden ayırıyoruz. Yalnızca aşk bizim için yetersiz…Ben bu aşkı patika boyunca çiçeklere, şarap bardağımın içindeki günışığının parıltısına, kilise kulelerinin üzerindeki kırmızı başlığa saçıyorum. Sen benim dünyayı sevmemi mümkün kılıyorsun”.

Bu "gezi notları”nda yazı sanatınının farklı veçhelerini zarafetle gösteriyor okura. Yazı tutkusunun ardındaki yaşama sevincini, ‘dünyanın hasta kalbine’, sıklıkla yakındığı savaşlara ve içselleştirdiği derin kedere rağmen kelimelerle buluşturabilmesi onu dirençli kılan.

Hesse’nin büyürken okullarda, evde Hıristiyanlık ikliminden etkilenmesi anlaşılır. Doğu’ya yaptığı yolculuklarda Budizm’in, mistisizmin büyüsüne kapılması, onun yazıyla ilişkisinde belirleyici olmuştu.

İlgi duyduğu din bilimine dair merakın izleri bu kitapta da var. Ama onun hayatında esas olan her koşulda hayalleriyle, zaaflarıyla, gerçeğin acıtan yanlarıyla yüzleşmek olmuş. Hakikat bilinci, edebi bir bütünlük içersinde böyle bir yaklaşımdan besleniyor.

Çalışmak için bir bahçe kanepesinin, mutfak kokusunun, tütünün ve eski kitapların özlemini çekerken, eski bir papaz evi deseninin yanına karaladığı cümlelerde kendi “görkemli dünyası” ışıldıyor:

“Bir rahip ya da sokak serserisi olmamın yaşamla ne ilgisi var? Birkaç derin konunun dışında benim için hepsi bir. Ben yaşamı  içimde titrerken, dilimde ayak tabanlarımda, arzularımda veya acı çekişimde hissediyorum.

Ben ruhumun yüzlerce şekilde hareket edebilen, arayan bir şey olmasını istiyorum. Ben kendim rahipler, gezginler, kadın aşçılar, katiller, çocuklar, hayvanlar ve daha bir sürü şey olarak, kuşlar, ağaçlar olarak düşlemek istiyorum”.

Hesse yazdığı karakterleri anlamaya çalışmaz. Onları kendi içinde hissederek ‘O’ olur. Dildeki ahenkle, sezgilere açık gizemli bölgelere sokulmanın hazzıyla yazdığı bu defterdeki notlarda da görünüyor:

“Bir ağaç der ki: Ben kendi çekirdeğimin gizini sonsuza dek yaşıyorum ve başka hiçbir şeye önem vermiyorum. Ben Tanrının içimde olduğuna inanıyorum. Bu inanç sayesinde yaşıyorum”.

O inancı yaşama katlanamayan insana felsefi bir katmandan hatırlatıyor:

“Ev ne orası ne ne burasıdır. Ev senin içindedir ya da hiçbir yerdedir…Her kim ki ağaçları dinlemeyi öğrenmiştir, o bir daha ağaç olmak istemez. O olduğundan başka bir şey olmak istemez. İşte bu evdir, mutluluktur”.

 Savaşların ve kişisel problemlerin etkisiyle ağır bunalımlar geçiren Hesse psikanaliz tedavisi görmüştü. Yazı onun “sınırsız” hayallerini öldüren sınırlı hayata karşı haz ve ıstırapla kullandığı bir kalkan aynı zamanda. İçindeki her şeyi - mutluluk ve acı, çocukluğun gülüşü ve ölüm korkusu - aynı yoğunlukta hissetmek ve bunu yazmak istemesinin basit bir sebebi var aslında. Hayatı tüm çelişkileriyle tasvir eden usta bir romancının, korkunç zıtlıklarla yaşayışını da göstermek:

“Benim yaşantımda bir merkez yok, yaşantım kutuplar ve onların karşı kutupları arasında dolanıp duruyor… Kitaplar ve resimler biriktirdim dağıttım. Zevk düşkünlüğünü ve çapkınlığını geliştirdim. Ve onlardan kişisel zevklerimden arınma ve pişmanlık uğruna vazgeçtim… Fakat kendimi değiştirmem umurumda değil. Bunu sadece bir mucize yapabilirdi ve her kim ki bir mucize arar, ona sarılır ve gerçekleştirmeyi dener, onu kaybeder. Benim ilgilendiğimse zıtlıklar arasında dolaşıp durmak ve bir mucizenin birdenbire karşıma çıkmasına hazır olmak”.

Her şeyin daha nazik ve dostça göründüğü zamanlarda, ipeksi kağıtlara defterin son cümlelerini yazmış:

“Yaşamımdaki isteklerimin çoğunu gerçekleştirdim. Bir şair olmak istedim ve oldum. Bir eşim ve çocuklarım olsun istedim, oldu. İnsanlarla konuşmak ve onları etkilemek istedim ve yaptım. Her istek çabucak doygunluğa dönüştü. Tatmin olmak dayanamayacağım bir şeydi. Ulaştığım hiçbir amaç, amaç değildi. Her patika, her yol bir sapmaydı. Her dinleniş yeni özlemleri doğurdu”.

Hesse bunları 1920’de yazmıştı. Sonrasında onu dünyada şöhrete kavuşturan ‘Siddharta’yı ve bugün çok okunan romanlarını, öykülerini ve şiirlerini yazdı. Tekrar evlendi. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Uçurumun kıyısından kendine bakıp her an düşecekmiş gibi sürdürdüğü hayatında son ana kadar yazıya sığındı. Her tatmini yeni arzular doğurdu. Görkemli olmayan dünyayı ‘görkemli’ kılmak için yazıyla kendi iç dünyasıyla ahenginde teselli buldu.

Varoluşun gizemi, Hesse’nin çelişkilerle dolu münzevi hayatında yazının mucizesiyle görünür. O eserleriyle milyonlarca insana hiçliği yadsıyan manayı gösterdi. Ölmeden evvel yazdığı son şiirin ismi ‘Kırılan Bir Dalın Çıtırtısı’ymış. Bir ağustos gecesi çok sevdiği Mozart’tan bir sonat dinlemiş. Sonra ölmüş.

Geriye yazıyla kendini ve hayatı keşfetmek isteyenlerin içinde çınlayacak cümleler kaldı:

“Kocamışlığı da gençlik gibi güzel bir ödev bekler; ölmeyi öğrenmek. Ölmek de bütün ötekiler gibi değerlidir; yeter ki tüm yaşamın kutsallığı önünde bir huşu duygusuyla yerine getirilsin”.