Kitabın adı, ilk bakışta kitapçıların ‘çok satanlar’ raflarında her zaman rastlayabileceğiniz türden “rehber” kitapları çağrıştırıyor. Bu anlamda biraz talihsiz bir başlık. Ama dikkatli bir edebiyat sever için değil. Onlar edebiyat tarihin kısa olamayacağını, özenli ve meraklı bir yazarın kaleminden çıkan kitabın adından çok daha geniş bir alanda dolaşma ihtimali olduğunu bilir. Bilmeyenler için, arka kapağa not düşmüşler; “Edebiyatın Kısa Tarihi”nin kendisi küçük olsa da ele aldığı konular büyük. Yunan Mitleri, Gılgamış Destanı, Shakespeare, Don Quixote, Çorak Ülke, 1984, Harry Potter ve daha  onlarca yazar ve kitap”. 

Kitabı cazip kılan edebiyatın başyapıtlarından, onların yazarlarından bahseden derli toplu bir kitap olması değil sadece. Okurun veya yazarın edebiyatla ilişkisini tekrar gözden geçirmesini sağlayan bir anlatı. Ama oraya gelmeden evvel 21.yy’ın edebiyat dünyasının yarattığı soruları kendimize hatırlatmamız gerekiyor. 

Yazarlığın, yaratıcı yazı kursları, özel lisans dersleri, üretilen eserler dışında yazara ek gelir sağlayan aktivitelerle bir “meslek” haline dönüşmesi edebiyat algısını değiştirdi mi? Romanlar, hikayeler, şiirler üzerine yazanlar, çözümleyenler, eleştirenler sayesinde itibar kazanan yazarlık önce bütün dünyada popüler oldu ve sonra o popülariteyi nasıl yitirdi? Bu sayede “edebiyat yapabileceğine” inanan çok sayıda insan yazmaya başladı. Bu çok seslilik ve çeşitlilik modern okuru nasıl şekillendirdi? Çok satan yazarlar uluslararası şöhrete kavuşurken diğerleri bu vahşi rekabetin neresinde kaldı? Edebiyat festivalleri, internet söyleşileri, ödüller, okumalar, seminerler, sosyal medya görüntüleri, oradaki aşırı şeffaflık, dedikodu ağırlıklı biyografiler, popüler edebiyat dergileri, promosyon, reklam, menajerlik sistemi, pazarlama, tanıtım vb araçlar, geleneğe karşı çıkan “özgür ve bağımsız” yazarların yazma serüvenini nasıl etkiledi? 

Edebiyat, buna benzer sorularla birlikte düşünüldüğünde endüstrileştikçe sorunları artan, içi boşaltılan bir disipline de dönüştü aynı zamanda. 

Bugünün kaotik edebiyat atmosferini daha iyi kavramak için başlangıca ve gelişim sürecine daha derinden bakan bilgiyi bilgelikle buluşturan bir yaklaşıma ihtiyacımız var bence. Özel ilgi alanı Victoria dönemi ve 20.yy klasik romanı olan edebiyat profesörü John Sutherland’in yaptığı tam da bu. 20’den fazla kitabı olan yazarın evet akademik bir kimliği var ama kitaptaki yazılar o akademik dünyanın köşeli, kimi zaman boğucu olabilen dilinden epey uzak neyse ki. Okurun kolayca ve merakla konuya dahil olmasını sağlayan sade ve basit anlatımını da hali hazırda “The Guardian” gazetesindeki düzenli yazılarına borçlu sanırım.

Ben kalıplara sıkıştırılmış türcülüğü ve okuru satır aralarında taammüden küçümseyen o kibirli “ders tonunu” pek sevmem doğrusu. Tadını çıkarmayı bilenler için edebiyat sahiden eğlencelidir çünkü. Bu kitabın ne o anlamda öğretmek gibi bir iddiası ne de “eleştirel” bir misyonu var. Edebiyatı, yazıya dökülmeden çok evvelki zamanlardan itibaren değerlendiren yazar, mitlerden, efsanelerden, destanlardan, Antik Yunan’dan bu yana insana ne yaptığına toplumsal ve bireysel düzlemde isabetli örneklerle bakıyor. 

‘Edebiyat Nedir” başlığında sorarak başlıyor. “Ezop masalları, Platon’un çağdaşlarına iki yüzyıldır önemli dersler öğretmişti, üstelik bunu keyif vererek yapmıştı. Tam 2500 yıl sonra bizim üzerimizde aynı etkiyi yaratıyor. O halde edebiyat nasıl tanımlanabilir? Neden edebiyat okuruz?”. O da bütün has edebiyat severler gibi dünyayı arzuladığımız biçimde değiştirmese de hayatı derinden etkileyeceğini, başka hiçbir şeyin başaramayacağı şekillerde hayatı zenginleştirdiğini düşünüyor. Ona göre edebiyat, insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi. Buna içtenlikle inandığı için kitabın kendi doğal akışı içinde coşkulu bir anlatımı var. 

Sutherland, 38 doğumlu bir İngiliz. Haliyle Anglo-Sakson kültürün gelenekle süzülen bütün karakteristik özelliklerine sahip. Dolayısıyla edebiyat tarihinin atlasında dolaşırken öncelikle iyi bildiği, üzerine yıllardır çalıştığı yazarları ve eserlerini tercih etmiş. Ama bunun İngiliz olmaktan ziyade edebiyatın yol haritasıyla da doğrudan bir ilişkisi var. 

Chaucer’ın (1343-1400) İngiliz edebiyatının değil “İngilizce edebiyatın” başlangıcı olduğunu söylerken yüzyıllarca sürecek bir edebiyatın eşiğini de işaret ediyor aynı zamanda. 15. yy’da matbaanın icadından sonra bile kitapların çok pahallı olduğu dönemde, sokak tiyatrosu geleneğini anlattığında edebiyatın dinle, kutsal kitaplarla kurduğu bağı da görebiliyorsunuz. Shakespeare’in dindar olmayanlar tarafından bile benimsenme sebebini açıkladığında “kırılma anlarının” önemini daha iyi kavrıyorsunuz. 

Sutherland, “İnsan öykü anlatan hayvandır. Bu insan türünün izini sürebileceğimiz tarihlere kadar gider” diyor. Ve ilk roman türünden önceki ‘proto-romanlar’dan ve yazarlarından bahsetiyor. O vakit 18.yy romancılarına uzanan yolculuğun izlerini daha iyi görebiliyorsunuz. Dev bir yapbozun parçaları onun sakin, savrulmayan anlatımıyla usulca buluşuyor. Bu tür anlatıların şaşırtıcı tarafı, az çok bildiğiniz yazarlar, eserleri ve toplumsal, tarihsel gerçeklikleri hakkında okuru şaşırtan, heyecanlandıran bilgiler de içermesi. 

Robinson Crusoe’nun, Cuma’nın ve adasının öyküsü romanı okumamış olanların bile bildiği, çok tanıdık bir hikayedir. Onu Sutherland’den dinlediğinizde, ‘realizm’ adı verilen gelişmiş ilk anlatı geleneğinde, “gerçekle” gerçekçi olmak arasındaki farkı görmekle yetinmeyip, aslında servet ve zenginleşme hakkında olan bu romanın bir imparatorluğun ve İngiltere’nin alegorisi olma sebebini de anlıyorsunuz. 

Sutherland’in bazı yazarlar ve eserleri hakkında ilginç ve ayrıntılı bilgiler vermesinin sebebi, edebiyat tarihinin dönemeçlerindeki yerini, kendilerinden sonra gelenleri nasıl etkilediğini hatırlatmak. Edebiyatın dip akıntıları ve akışkanlığıyla iç içe geçen döngüsel hareketlerini de göstermek istemiş. Dickens’ı anlattığı bölümde, “19. yy’ın okurları, büyük ölçüde bizden farklı reaksiyon gösteriyordu. Duyguları gizlemek zorunda değildiler. Bizler daha güçlü olduğumuzu ya da daha ince zevklere sahip okurlar olduğumuzu düşünmekten hoşlanırız” diyor ve soruyordu; “Bu bizi edebi değerlendirmelerimizde daha objektif ve rasyonel kılar. Peki daha iyi bir okuyucu kılar mı? Muhtemelen hayır”. 

Sutherland merhametli bir yazar. Modern okurun gözünde Dickens’ın hala büyük bir romancı olma sebeplerini anlatma arzusu, bir yazarın yazı serüvenindeki değişim ve gelişme potansiyelini göstermesi açısından önemli. Onu önemsemesinin nedenlerinden birisi: “Dickens’ın kurgusunda toplumsal değişimi yansıtmanın ötesinde kurgunun dünyayı değiştirebileceğini gören ilk romancı olmasıdır. Polisiye roman da aslında onunla doğmuştur”. Son ve benim açımdan da en önemli nedeni hatırlatmış: “İnsanın özündeki - yani bizim özümüzdeki - iyiliğe içtenlikle inanmış olması”.  

Bu yorum kuşkusuz öznel ancak kısa olmayan edebiyat tarihinin hiçbir aşamasında okura kendi düşüncelerini dayatan bir sesi yok. Edebiyat farklı yorumlara, değerlendirmelere açıktır. Mutlak bir kesinlikten bahsetmek zor. Bu anlamda Sutherland’ın dönemleri, akımları, farklı görüşlere sahip yazarlar arasında kurduğu bağ okurun işini de kolaylaştırıyor aslında. “Dekadans Çiçekleri”nde Dandizm, Oscar Wilde, Baudelaire, Whitman ve Proust’u buluşturan ortak özellikleri gösterdiğinde edebiyat tarihinin kesişme noktaları daha iyi görünüyor. 

‘Edebiyat Ve Sansür’, ‘Edebiyat ve Irk’, ‘Her Şeyi Değiştiren Yıl 1922 ve Modernistler’, ‘Film, Televizyon ve Sahnede Edebiyat’, ‘Karmaşık Anlatılar’, ‘Romantik Devrimciler’, ’Cesur Yeni Dünyalar, Ütopyalar ve Karşı Ütopyalar’ başlıklı bölümlerde, olayları, yazarları hikayeleriyle beraber takip etmek, eğlenerek öğrenmeyi önemseyen bir edebiyat tarihçisiyle zaman makinesinde yolculuğa çıkmak gibi. 

İyi bilinen, çok okunan yazarları bile - Virginia Woolf, Thomas Hardy, Kafka, Conrad, Borges, Austen, Orwell, Calvino, Marquez - edebiyat tarihindeki yerlerini aktararak yeniden başka bir bakışla okumaya teşvik edebilmek önemli bir beceri. 

“Sınır Tanımayan Edebiyat” bölümünde edebiyatın 21.yy’da küresel dünyada karşılaştığı sorunları anlatırken isabetli bir tespiti var: “Her şey kulağa 'Cesur Yeni Dünyada’ki gibi geliyor. Ama halen ciddi bir problem var: Dil. Popüler müzik, dil sınırlarını aşabilir ve sözlerinin ne anlama geldiğini bilmeyen veya umursamayan kitleler tarafından beğeniyle dinlenebilir. Edebiyat bunu yapamaz. Sözcükleri alırsanız geriye hiçbir şey kalmaz”. 

Gelecekte yaşanacak en en kötü şeyin ne olabileceği sorusuyla bitiriyor. Okurların aşırı bilgiye gömülmesi ihtimallerden biri. Ama  Sutherland kendi adına umudunu koruyor: “İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü olan edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek”. 

Ben kendi adıma edebiyata inancımı korumak için buna benzer kitaplar okuyarak, birbirlerini doğurarak etkileyen yazarları, eserlerinin hayatı değiştirmesini, o sonsuz döngüdeki akışkanlığı, hepsinin aynı bahçede buluşma ihtimalini hatırlamayı seviyorum. Biraz saf da olsa dilin sihriyle beslenen iyimserlik, beni dünyanın zalimliğine karşı daha güçlü kılıyor. 

Sutherland, en can yakıcı zaaflarımızından birine değiniyordu; “Tragedyada olanlar gerçekleşmek zorundadır. Fakat önceden tayin edilmiş olay akışının gerisinde nelerin yattığını görmek genellikle insan doğasının taşıyabileceğinden daha ağır bir yüktür”. Edebiyat, insanın gerçeğin en katı haline katlanamayacağı sınırda, hayatı kurgulamanın kudretiyle, hikaye etme dürtüsüyle, insanın kendi derinlerine inme macerasında yol gösteren “gerçekçi” tabiatıyla vazgeçemeyeceğimiz bir hediye. 

Binlerce yıldır hep o başlangıç noktasına döndüren soruyu hatırlatıyor çünkü; 

Bizi insan kılan ne?

*Edebiyatın Kısa Tarihi - John Sutherland / Alfa Yayınları