Söyleyeceğim her şey doğru olsa ne olur. Bundan daha birkaç yıl evvel attığım, gelişini sinsice bile değil göstere göstere hissettiren bugünün ağırlığını taşıyan çığlığım neyi engelledi. Hiçbir şeyi, dün bir küçük cümle okudum bir yerde, sözlerini taraftar bulmak için değil kendisi gibi düşünen insanlara yalnız değilsiniz bakın ben de burdayım demek için paylaşan biri hakkındaydı. Belki daha iddiasız, belki gerçekten git gide yalnızlaştığını sanan ruh dünyamıza bir iki küçük nefes aldırma yöntemi olarak yazmak. Ya da benim gibi, sözünden yorulan birinin, olmuşsun mecbur düşünüyor insan, dilinden değil de kaleminden medet umma yöntemi. Yazacaz, mecburuz, sözün önü kesilince beynin, yazının önü kesilince ruhun ne hale geldiğini gördüm geçtiğimiz birkaç yıl içinde, göreceklerim de geride, hep beraber göreceklerimiz geride, bekliyorum, sinsice avını bekleyen bir küçük hayvancık gibi.

Hava çok sıcak, bu kez neredeyse kaçacak serin bir yerin bile kalmadığı yerdeyiz ,daha da yaşayacağız. Kızgınlığım ve saçma kırgınlığım, kürenin ateş topuna doğru giden ısınmasından bile öfke üretip, kendi yanması pahasına herkesin ders çıkaracağını düşünüyor, yok öyle bişey.

Rize’nin bilmem neresi belediye başkanı sel baskını karşısında ‘Allah’ım bizi kurtar’ diye paylaşım yapmış, ‘rögarlarını kontrol et’ desen haberi yoktur, ya da dere yataklarını babam mı imara açtı, barajları ben mi kondurdum bölgene evladım desem sesi çıkmaz.

Hepimizde bir kurtarıcı beklentisi ama bu kurtarıcı katiyen iş yapacak biri, nereden olduğu ve de olup olmadığı bile belli değil, biz bişey yapmayalım, hatta çok çok kötü şeyler yapalım ama bizi biri kurtarsın. Birinin bizi kurtarma meselesine duyulan bu metafizik özlem, sanırım kendi sorunlarının çözümlerinden kaçmayı alışkanlık haline getiren, tembelleşmiş ve artık git gide biz’i oluşturmuş bu ülke halkının ortak marifeti oluyor. Katiyen ‘yaratıcıyı’ kastetmeksizin, kıymeti kendinden menkul insanların peşine düşen ve kendi dışında herkesi kendini kurtarmaya aday gösteren bu tembel toplumumuzun artık sele, sıcağa ,git gide susuzluğa ve açlığa teslim olacağı günleri de oturmuş köşemden sinsice izliyorum. Böyle haldeyim.

Tarih kitaplarında büyük felaketlerin olmadığı, savaşsız geçen, hükümdarın halkı mutlu ettiği ve halkın da birbirleri ile arkadaşça yaşadığı zamanlar iki satırla geçer gider ve savaşlar kıyımlar, kanlı ayaklanmalar birbirini acımasızca yok eden insanların yaratığı karmaşa sayfalar ve sınavlarca sürer gider. Bugünlerimiz ilerde sayfalarca sürüp gidecek, ‘nedenler’ bölümünün başlangıcıdır, bu sükunetin kıymetini bilip ana bölüme geçmeden ecelimizle ölmeyi dileyeceğiz galiba.

Dünya bize bile ihtiyaç duymadan yavaş yavaş ısınırken ve denizleri bebe cesetleriyle doldurduğumuz kürede Poseidon hala hepimize tahammül ederek sessizliğini koruyorken, hayal kurma küstahlığını gösteren insan var ise beri gelsin, Edirne sınırında günlerdir vagonlarda bekletilen büyükbaş hayvanlara, türünün çektirdiği işkencelerin hesabını versin ya da vermesin, esasen kimse bişey vermesin, susmaya devam etsin, evimde, tam burada, aylardır, büyük sessizliği de en az küstah bağırmaları kadar derin bir sabır içinde izliyorum, izleyeceğim. Faşizm bir yönetim biçimi değildir, faşizm ruhun beden dururken kendini mahkum ettiği sonsuz ölüm halinin leş çığlığıdır, elli yıl sonra ‘bunlar olurken hepimiz patates yiyorduk’tur.

Hepinize kırgınım, herkese, sözlere, şiirlere meydanlara ve tüm hakikat kitaplarına, beni öldürüyorsunuz, biz her şeyi öldürdük sağaltmak için ne yapacağınızı merak ediyorum. Yine de merhaba, şimdilik. Benim gibi düşünenler yalnızlık çekmesin diye.

 

Sennur Baybuğa 

Hukukçu, avukat, Yeşiller Partisi kurucularından, insan hakları aktivisti.