“Ne güzeldi eski günler” “Ahhh nerde eski günler” demeyi hiç sevmem. Sürekli eski günlerin özlemini duyanların yeni günlere adapte olmadıkları için hep mutsuz olduklarını düşünürüm. Buna rağmen benim de eski günlere olan özlemim zaman zaman kendini gösterir. “Ohhh çok şükür geçti” dediğim günler de var “Ahhh ah nerden geçip gitti o günler” dediğim de var. Elbette tercihim bünyemi yeni güne hazırlamak. Aksi halde ben de kahve muhabbetlerinin müdavini emekli amcalarımız gibi “ ahhhh nerde tuşlu telefon” der, bi’ türlü dokunmatik telefonla barış imzalayamam, farkında olmadan dokunur bozar ayları günler isimleri birbirine karıştırıp kara kara düşünmeye başlarım. Teknolojiye geçiş sürecinde yaşadığımız hayal kırıklıklarını milletçe yaşarız ancak sonuç genelinde iyidir. Daha pratik daha kolay bir aletle tanışır zaman içinde birbirimizi severiz alışırız olur biter.

Yalnız başıma yaşadığım hayal kırıklıklarının altından kalkmam kolay oluyor, en fazla bir gün bilemedin iki gün sonra toparlanıyorum. Milletçe yaşadığımız hayal kırıklılarını düşündüm de... Aman Tanrım! Altından günlerce aylarca hatta yıllarca kalkamıyoruz. Şimdi şöyle bir geçiş yaptı usumda, meğer biz birlikte ne kadar da çok hayal kırıklıkları yaşamışız. Yaşadığımız her hayal kırıklığında bir günah keçisi bulup yüklenmişiz, bazen günah keçilerimizin sayısı bir değil birkaç tane olmuş. Hayal kırıklığı yaşadığımız olaylarda hiç kendimize toz kondurmamışız hep suçlu başkası, başkaları olmuş. “Neden böyle oldu?” sorusunu kendimize sormamışız. Şimdi istemeye istemeye bu soruyu kendime sordum, cevabını bugünümde değil geçmişimde görür gibi oldum ve geçmişime doğru bir yolculuk yapma kararı aldım. Kendi başıma geçmişime yani çocukluğuma dönüp orada kalmamak için profesyonel hekim eşliğinde çocukluğuma döneceğim ki beni bugüne geri getirsin. Neme lazım bu geçmişim şimdiki zamanımdan güzelmiş deyip orada kalırım malırım da eş dost merak eder.

Veee kendimi bir psikoterapistin koltuğuna oturmuş halde buldum bile, güler yüzlü, yumuşak dinlendirici sesi geliyor, “rahatla, bırak kendini, bırak kendini boşluğa, maviliklerde yüzen bir yunus balığı olduğunu düşün, hafif hafif gözlerini kapa kapaaaa çocukluğuna dön dön, çocuksun, sen çocuksun.” Psikoterapisti kıracak değilim, aklımı başıma alıp dönüyorum dönüyorum döööndüm çocukluğuma.

Yalnız başıma döndüm çocukluğuma fakat burası ana baba günü, yine milletçe buradayız. Bugünkünden çok farklı günlerin içindeyiz, en azından “uzun” diye biri yok ya da var fakat birileri “bizimkisinin boyu en uzun” deyip dolanmıyor ortalarda. Tamam, bir elimiz yağda bir elimiz balda değil, yağ kuyruğu var bal dersen bulan varsa bir adım öne gelsin durumu yaşamıyor, fakat nedense millet mutlu huzurlu gıygıyında hayat devam ediyor.  Döndüğüm çocukluğumda gördüklerim şaşırtıcı değil, oturmuşuz milletçe tek kanalın başına (zaten başka TV kanalı da yok herkesin evinde televizyon da yok) televizyonu olan evlerde, kahvelerde Türk filmi izliyoruz. Kimimiz çekirdek çıtlatıyor, kimimiz çay höpürdetiyoruz. Yüz ifademiz film sahnesinin değişmesine endeksli olarak değişiyor, bir mutlu bir şaşkın bir romantik bir kaygılı, mimiklerimiz git gellerde. Filmin sonu yaklaşıyor, çileler çekilmiş şarkılar söylenmiş, kız salıncakta sallanmış delikanlı çimlerde koşmuş muradına erenler ermeyenler diye iki aile filmin son sahnesindeki yerlerini almış. Kötü adam allem etmiş kallem etmiş güzel kızı sevdiği delikanlıdan ayırmış oturtmuş nikah masasına bi’güzel sırıtıyor. Biz desen topyekûn isyanlardayız, tesadüf bu ya kapı açılsa kötü adam içeri girse onun oyuncu olduğunu unutup başına çullanacak kıvama gelmişiz. Tırnaklarımızı kemiriyoruz ellerimizi yumruk yapmışız. Kötü adamda bunu biliyor gibi bize bakarak daha fazla sırıtıyor bizi çatır çatır çatlatmaya devam ediyor.  Elimiz kalbimizde seyrediyoruz, Türkçeyi katletmediğini kanıtlamaya çalışan, bize Türkçe dersi veriyormuş edasında olan nikah mamurunun tane tane dökülen sözcükleri ile sorusunu sinir harbi yaşayarak dinliyoruz. Kalp atışımız dakikada kaç fırt öteye gidiyor saymak imkansız. Kötü adam nikâh mamurunun “eşiniz olarak kabul ediyor musunuz” sorusunu bir çırpıda cevaplıyor “nevet nediyorum” diyor. Sıra kızcağıza gelmiş, kızın suratının bize yansımasıysa tam bir trajedi... Kabız olmuş bebek gibi sıktıkça sıkmış kendini sıktıkça sıkmış kendini, rengi başı belli değil her an oraya bıraktı bırakacak. O an saniye ile dakikaların savaşının başladığı andır. Ekranın başında hep bir ağızdan dua ediyoruz “Allah’ım yardım ettt” “biri durdursun şu nikâhıııı” “yok mu bir kahraman” Televizyoların başında perişan haldeyiz, kan ter içindeyiz. Söven, sayan, bayılan, sıkılan, ıkınan... Sabrımızın sonuna geldiğimiz her an bayılacak durumda olduğumuzu saklamamız imkansız, patlamak üzere olduğumuzu, durumumuzun vahim olduğunu senarist duymuş gibi kızın çaresizce “evet” deyip imzayı atacağı zaman bir ses duyuyoruz “Durun bu nikah kıyılmaz!” Sonrası mı? Sonrası evde bir bayram havası, yine yeniden dünya kupası kazanmış Brezilya halkı gibi mutluluğumuz tavan yapmış, her an sokağa çıkıp samba dansı yapabiliriz. Kız kötü adamdan kurtuldu daha ne isteriz, biz mutlu olmayalım da kim olsun? Abarttığımız mutluluğumuz senaristi bile rahatsız etmiş olsa da umurumuzda değil, kötü adam kızı alamadı ya ohhh olsun, biz kazandık yaaa ohhh olsun!

Filmin sonunda hepimiz bir konuda hemfikir olmuşuzdur, değişmemiz mümkün değil, ne kadar dua edersek, ne kadar durumu kınarsak ne kadar olaya yoğunlaşır gerilip sinir olursak senarist o kadar çabuk duyuyor sesimizi. Ne yapalım, böyle düşünmekte yerden göğe haklı değil miyiz? O dönemlerde izlediğimiz Türk filmlerini aklınıza getirin bakalım. Ne zaman “ayyy biri gelse” “oyyy biri çıksa” “aman Allah’ım hadi biri kurtarsa” dediğimiz anlarda biri çıkıp gelip ortamı kötü adam(lar)dan kurtarmıyor muydu? Şimdi diyeceksiniz ki “ne var bunda o filmdi gerçek değildi bitti gitti” çok şey var bunda.  Onun film olduğunu biz kabul etmiyoruz ki siz durmayın da söyleyin. Durum böyle olunca biz o günlerden çıkıp bugünlere gelemiyoruz. Bedenimiz gelmiş olsa ne çıkar, aklımız o günlerde mantığımız filmin içine gömülü...

İşte o günden bu günlere gelmişler olarak bizlerden ne beklersiniz? Bu durum alışkanlık yaptı içimize işledi, her an bir kahraman gelecek bizi de kurtaracak beklentisi içine girdik. (Girmez olaydık) Girdik de ne oldu? Ne olmuyor ki? En vahiminden alın size bir örnek, her seçim sonu elimiz koynumuzda bekliyoruz. Yıllardır oyların çalındığını biliyoruz, yıllardır YSK'nin “aman yaaa çalsınlar birkaç milyon oyun lafı mı olur zaten onları kazandıracak işlemleri günler aylar öncesinden yaptıydık” dediğinden de eminiz fakat dert etmiyoruz. Heyecanla son dakikaya kadar birinin gelip “Durunnn bu seçim sayılmaz” demesini bekliyoruz. Diyen olmuyor mu? Oluyor tabi ama aradığımız ses o ses değil koro içinde sesini duyurmaya çalışan solist bizi ikna edemiyor. Biz korkmadan, detone olmadan, oktava çıkıp oradan ortalığı yakıp kavuracak tüm canlıları titretecek bas bariton bir ses bekliyoruz. İç ve dış dünyamızda hepimizin beklentisi aynı, beklentimizin altında yatan gerçek siyah beyaz film şeridi yıllarımızın aynını bekliyoruz.

Dara düştüğümüz anda imdadımıza yetişen, “Durun! Bu nikâh kıyılamazzz” deyip nikahı basan filmin sonunu değiştiren kahramanın aynından bir adet istiyoruz, fazla değil bir adet yeter bize. Senaristin bu kez de “Durun! Bu seçim sayılamazzz” dedirteceğini düşünüyoruz. Kınamayın bizi ne yapalım biz sadece mucize sevicileriz. Zamanında televizyonların başına toplanarak aynı anda verdiğimiz tepki ile tüm mucizeleri gerçekleştiren acayip şaşılası bir sinerjiye sahip olduğumuzu sanıyoruz. (Sanmaz olaydık)

O günden bugüne biz hiç değişmedik aynıyız, şimdilerde de tüm manevi gücümüzü toplayıp ekranların başına veya sosyal medyanın başına aynı anda geçtiğimizde mucize yaratacağımızı düşünüyoruz. Düşünün. Son yıllarda yaşadığımız tüm seçimlerde hayal ettiğimiz sonuçla bitmesi için aynı anda aynı saatte aynı enerji ile başlamıyor muyuz duaya, temenniye? Senariste istediğimiz seçim sonucunun siparişi verip başlamıyor muyuz umutla beklemeye? Hatta beklerken mucizenin gerçekleştiğini kahramanımızın geldiğini sanan “oleeey başardık gel gel dedik sağolsun bizi kırmadı geldi” diyenlerimiz olmuyor mu?

Tekrar uzman psikoterapistin yardımıyla geri dönüyorum, dönüyorum, döndüm bugünümüze. O da ne? Buradaki film hala bitmemiş, senarist yalan yanlış ne varsa yazmış, ortada kahraman falan yok. Kahraman sandığımız bir sürü sümsük var... İzlemiyorum ben bu filmi…

 

Hilal Nesin 

Müzisyen, tiyatrocu. Antalya Büyükşehir Belediyesi İsmail Baha Sürarslan Konservatuvarı'nda Türk Halk Müziği Bölümü mezunu. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro eğitimi aldı. 4 yıl Aydın TV de program yaptı.

Kadın sorunlarının sahneye aktarımı ve kadınları sosyal hayatın içine almayı amaçlayan Çeşnibahar Kadınlar Tiyatro Topluluğu'nu kurdu, sanat yönetmenliğini yaptı. Çeşnibahar Müzikali'ni hayata geçirdi. Kadın sorunları eksenli, yazıp yönettiği Koca Yasa oyununu yurt içinde ve yurt dışında sergiledi. Yazıp yönettiği; Gıvır ve Pembe Gözlük Mor Ayna oyunları sergilendi. “Şeyh Bedrettin’den Bu Yana Can Yana oratoryosunun” yönetmenliğini yaptı.

Antalya Muratpaşa Belediyesi Sosyal Yardım İşler Müdürlüğü bünyesinde kültür sanat sosyal projelerde yer aldı. “Koca Yasa, Şeyimin Derdi, Gevşek Vidalar, Kızınca Kıyamet, Diren Muhtar, Bir Atımlık Sen, Ademin Bademleri” isimli kitapları yayınladı.