Dünyada hakkında en çok yazılmış, en çok konuşulmuş ve en çok anılmış kadınlardan biri Rosa Luxemburg'dur. Hem gerçek bir kadın olduğu için, hem gerçek bir insan ve gerçek bir devrimci… Clara Zetkin'in deyimiyle 'keskin bir kılıç ve canlı bir devrim alevi' olduğu için.

Uğruna yaşamını verdiği değerlere sahip olan Rosa, mirasçılarına bıraktığı kutlu vasiyeti için, bu enginliği ile hep insanlık tarafından selamlandı.

O, yaşamı boyunca en zorlu mücadelelerin içinden geçmesine ve insanlar, sınıflar arasındaki iktidar savaşlarının teorisini yapmasına, isyancı kütleleri yönlendirmesine rağmen, içindeki o sıradan duyguyu korudu. Bu, ona yüksek damların ardını izlettiren ve oralarda bir yerde gizlendiği izlenimi veren 'gerçek yaşam' arayışı idi. Sınıfların, ulusların kızgın öfkesini, yıkıcı bir buldozer gibi harekete geçiren ve yaşadığı kıtada insanla girdiği maratonun sonucunda yorulmuş olan tarihi peşinde koşturan bu kadın, hep yüreğinin bir kıyısında ukde kalan 'gerçeği' arayıp durdu.

Tanımını yapmadığı bu arayışın/duygunun ardından karlı bir Prusya şafağında, 15 Ocak’da Berlin'de kafası dipçik darbeleriyle ezilip öldürülünceye dek koşturdu.

Uzun zaman yaşadığım Berlin’de sık sık ziyaret ettiğim mezarı başında her yıl yapılan anma törenlerinde, sarı, kırmızı, yeşil renkler de açılır. Rosa’yı en çok hatırlayanlardan Kürdler'in dilinde Rosa; ‘çiçek, doğan güneş' anlamında. Tarihin garip bir tesadüfü olarak, bugün onun adını alan Kürdistanlı hemcinsleri, onun izini sürdüğü 'gerçeği' aramaya devam ediyor. Bugün onlar, 'en parlak zekalı kadınlardan' Rosa Luxemburg'un güneşini ve 'gerçek yaşamını' avuçlarında taşıyor.

Rosa'nınki ile benzer bir ocak ayı soğuğunda, ama Paris’te aynı katillerce kafası ezilen Sara ve arkadaşları gibi… Haritalarda bile yer almayan Fırat’ın çöllere vuran, kumları yaran kıyılarında insan karanlığının en çirkin yüzüyle savaşan güneş yüzlü diğer kadınlar gibi…

Rosa Luxemburg, yattığı yerden, Lichtenberg'den, özgürlük, eşitlik ve insanlık sevgisi uğruna, kendi öğretileriyle kanlarını alevlendirdiği Kürdistanlı yüreklere ilham veriyor. Rosa'nın zaman zaman bir çatı kuytusunda aradığı 'gerçek yaşam' şimdi Mezopotamyalı mirasçılarının yüreklerinde. Onun eşitlikçi kadınlığı, özgür vatanı, Polonyası hep ideolojisinin önünde yürüdü.

Onun peşinden koşturduğu idealleri şimdi onun mezarı başında özgürlük yeminleri eden Kobanili kadınların yüreğinde. Ve şimdi Kürd Rosaları, isyancı Buntovşçik’in ardılları onun bu tükenmez mirasıyla besleniyor.

Rosa 5 Mart 1871 ile 15 Ocak 1919 tarihleri arasında yaşadı. Bu yıllar arasında Birinci Dünya Savaşı, Ekim Devrimi, Alman Burjuva Devrimi gibi önemli olayları gördü ve bu süreçlerde belirleyici roller üstlenerek, tarihi yapanlardan biri oldu. Birkaç ömrün deneyimlerini, acılarını ve savaşlarını kısa bir yaşama sığdıran Rosa, tüm heybetine rağmen, sokakta karanfil satan bir Roman kızının hayal edebileceği kadar yalın olan özlemini şöyle özetlemişti: “...O eski şarkıyı çağırmadan edemiyorum. Mutluluktan dem vuruyorum yine de. Evet, lanet olası bir özlem duyuyorum mutluluğa ve kendi payıma düşen günlük tayını koparabilmek için inatla direneceğim.”

Dostları onun ‘var olan herşeyi amansızca eleştirme' şiarının keskinliğine rağmen, yüreğinin şiir inceliğinde, militanlığının alev sıcaklığında olduğuna tanıklık eder. Rosa'yı yazan, Rosa'ya dair konuşan herkes onun olumsuzluklarını bile öne çıkarmak isterse, bu 'sıradanlığını' görmezlikten gelemez. 'Başlangıçta eylem vardı' diyen insanın yüreğindeki bu dişi baş eğilmezlik dünya durdukça anılmaya değer…