Ahmed Arif, 1927 yılında, Kürdlerin büyülü rüyalarının merkezi, Amed’de doğdu. Şehri bir baştan öbür başa dolanarak saran, bazalt taşlardan örülme ulu surların eteğindeki bir evde…

“İnsanoğlu, doğduğu toprakların ruhunu taşır” derler. İnsan kişiliğini,  hayal ve arzularını bu ruh şekillendiriyorsa eğer, Ahmed Arif’i anlamak için, öncelikle o coğrafyanın başına gelenlerin yanı sıra, doğup büyüdüğü  şehrin tarihi, sosyal, kültürel kişiliğini anlamak gerekiyor.

Ahmed Arif, dünyayı algılamaya başladığında, şehir hala talan sonrasının yaralarını taşıyordu. İnsanlar, surların tepelerine tüneyip, aşağıda kalan meydanlara bakarak, asılmış yakınlarının yasını tutuyor, ötede otu, çiçeği, tek kalmış ağacı, baştanbaşa ormanıyla köyler yanıyordu.

Doğduğu efsanevi şehir, en başta adı, artık kendisi değildi. Kürdlerin hayallerinde, bir kutsanmışlığı temsil eden  binlerce yıllık Amed ismi, bu devlet tarafından Diyarbakır olarak değiştirilmişti.

Ahmed Arif büyürken, Kürdler bütün kaybettiklerinin yanında, şehirlerinin yasaklanmış adının da matemini tutuyorlardı.

Oysa bu şehir, yalnız kadim ismiyle, bir zenginliği temsil etmiyordu.  Ahmed Arif’in doğumundan bir kaç yıl öncesine kadar şehir, Kürdistan’ın, yaşama biçimi olan kültürel zenginlikleri rengârenk harelenerek, insanlık bahçesi meydana getiriyordu. “Yasakların yasak” olduğu renkler harmanı şehirde, İslam, Hıristiyan, Yahudi, Ezdi inancının ibadethaneleri yan yana, sırt sırta göğe açılıyor, birinden yükselen dilek ve dua yankılanarak uzuyor, bitişiktekine karışıyordu.

Daha yakın geçmişe kadar, insanlar hürdü. Sesler, sedalar yasak değildi. Her halkın bireyi kendi diliyle ibadet yolunda yürüyordu. Ta, Asuriler, Medler, Antik Yunan, Roma, Bizans, Osmanlıdan beri akan zenginlik çağlayanıydı bu.

Sonra Türkler, kente ordularıyla egemen oldular.

Dağların, ovaların, nehir, şehir, köy, kasabaların, hatta hayvanların isimleri bu ırkçı dalga önünde, bir sabah aniden buharlaştı. “Türklük” ve “Türkleştime” adına, tarihten gelen isimlerin üstüne “yasak” levhası kondu. Ama yasak, insanoğlu hayallerine işlemiyordu. İsimleri, kutsanmış birer nesne olarak hayallerinde taşıdı, Kürdler. Yasaklanmış hayatlarının bütün dal ve kollarının açılımı gibi isimlerini de, doğan yeni nesillerin kulağına fısıldayarak, yaşattılar.

Ahmed Arif,  yok etmeyi amaçlayan ırkçı baskı ve kültürel talanın tanığıydı. O dünyaya yüreğiyle bakan bir şair olarak, bu ahlaki suça ortak olmadı. İnsanlık yıkımına isyan etti. Zulmü ve direnişi ilmik ilmik işleyerek, şiirlerine serpiştirdi.

O şiirler ki, sağlığında başkaldırılara sembol oldu. 

***

Düşünüp, yazan; korku rejimi için “düşman” menzilinde sakıncalı kişidir. Herkesin, hatta gökte kanat çırpan leyleklerin bile takipte tutulduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde, Ahmed Arif’in suçu, rejimin hoşlanmadığı kitapları okumak ve şiir yazmaktı.

Onu iki kere tutukladılar. Gencecik bedenine, ruhuna işkence ettiler. Hayatından yıllar çaldılar. Hapishane duvarlarını, bir süre sonra geride bıraktı, ama ülke baştanbaşa “açık hava hapishanesi”, burada yaşayanlar da takipteydi. “Rejimin sakıncalısı” olması nedeniyle, kimse iş vermiyor, bulduğu işten de bir süre sonra kovuluyordu. Uzun uğraşlardan sonra Ankara’da küçük bir gazetede tutunmayı başarabildi.

İlk ve tek kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim” 1968 yılında yayımlandı. Şaşırtıcı ama kitap çok az şaire nasip olmuş bir ilgiyle karşılandı. Ahmed Arif  “takiptekilerden” biri olmasına rağmen kitabının basım rekorları kırdığını, şiirlerinin sokaklarda haykırıldığını görerek mutlu oldu.

Ahmed Arif kendi şiirlerini Türkçe yazdı ve yayınladı. Daha sonra, Kürdçe’ye de çevrildi.   Ahmed Arif’in, her Kürd gencinin hayatında izi olmuştur. Tabii benim hayatımda da…

Farqin, Batman, Amed’deki çocukluk yıllarımda, onun şiirlerini tanıdım. Polis baskınından kurtarmak istercesine, tek-tek ezberlemeye başladım. Sonra, zulüm rejiminden kaçış sürgün yıllarımda, Prag’daki öğrenci yurtlarında, Paris sokaklarında, doktor olarak görev üstlendiğim Kürdistan dağlarında, beynimde taşıyarak getirdiğim o şiirler bana güç verdi, her defasında ”dayan” dedi: 

"Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile…”

***

1971 yılında, Berlin’de askeri darbe sürgünlerinden Dersim’li bir Kürd olan Rahmi Saltuk’la tanımıştım. Rahmi, Ahmed Arif’in şiirlerini saz eşliğinde nağmeleştiriyor, ben de katılıyordum.

Ahmed Arif 2 Haziran 1991 tarihinde bu dünyadan ayrıldı. Onu uğurlayan dostları arasında bulunamadım…

Nihayet, rejim kaçkını bir sürgündüm. İki yıl sonra, 23 seneden beri ayrı düştüğüm ülkeme dönebildiğimde, ilk olarak kardeşini ziyaret edip baş sağlığı dileklerimi ileterek gecikmiş vefa borcunu ödemeye çalıştım. Bu arada, onun Rahmi Saltuk’la müzikleştirilmiş şiirlerini ilk defa cihazdan dinledim. 

Kürdü, Ermenisi, Ezdisi ve Türküyle hapishanelerdeki tutsaklar, zulme direncin simgesi olarak, Ahmed Arif’in şiirlerini yüksek sesle okuyorlardı. Fakat günün birinde onun evrensel sesi, hiç umulmadık bir yerde karşıma çıkınca şaşıp kalacaktım.

Ben, hukuk fakültesi öğrencisi yeğenim ve iki Kürdle birlikte 1994 yılında Prag’da tutuklanmıştık. Dördümüz de, Ruzyne ismiyle Çek Tarihinde yaşanan zulme girmiş cezaevinde, farklı hücrelere konmuştuk. 8 metre karelik hücrede 10 kişiydik.  Hücreler yarı karanlıktı. Tavanın altında küçük bir pencereden gün ışığı içeriye sızıyordu. Yine bu pencereden dış dünyanın seslerini algılayabiliyordum. Her gün, her yönden bağrışlar, haykırışlar duyuyordum. O haykırışlar arasında aniden gelen Ahmed Arif’in  Türkçe dizeleri çalındı kulağıma:

“Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

 Namuslu, genç ellerinle“

Amed Arif’in mısralarıyla “uzaklardan” umudunu haykıran Hacı Bulut idi. Almanya’nın bana bu zindanlarda vatandaşlık hakkı vermesine kadar, iki buçuk yıl yargısız, “sorgusuz-sualsiz” alıkonuldum. Bu şartlarda, bize dayanma gücü veren Ahmed Arif’in şiirleriydi.

Çek ve Kürd PEN Klübleri ile, 2006 yılında Prag’da bir Kürd kültür gününü düzenlemiştik. Bu toplantıda bir araya geldiğim ünlü Çek şair eski dostum Vaclav Daněk’le cezaevlerinde Çekçe’ye tercüme ettiğim Ahmed Arif’in şiirlerini yeniden düzenleyip, yayınlamaya karar verdik. O gece verdiğimiz kararın Çek PEN Klübü tarafından gerçekleştirilmesinin mutluğunu yaşadık. Çek PEN Klübü’nün yeni kurduğu yayın programının ilk şairi Ahmed Arif oldu. Nihayet, Çek okur da hemşerim, üstadım Ahmed Arif’i tanımıştı. Türk devleti, bu ulu şaire sadece zulüm reva gördü. 

Ne diyor şövalye ruhlu Amed’in ulu evladı:

"Yürü üstüne üstüne,

Tükür yüzüne cellâdın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…”