Serhat Erkmen

Hafta başında Suudi Arabistan ile Katar arasında başlayan gerginlik bölge ülkelerini de içine alan bir krize dönüşmek üzere. Serhat Erkmen'e göre, Türkiye'nin son hamleleri sürecin dönüşümünde önemli bir rol oynuyor.

Arap Baharı'ndan beri Ortadoğu'da güç dengesi kritik hamlelerle sürekli değişiyor. Son 7 yılda bölgede, darbeler, dış müdahaleler, bölgesel yayılma etkisi gösteren iç savaşlar, vekalet savaşları ve ittifak değişimleri üst üste yaşandı. Başlangıçta, halk isyanlarının etkisiyle değişimin kaçınılmaz olduğu, eski yöneticilerin devrileceği ve Ortadoğu'da sadece devlet-halk ilişkisinin değil, devletlerarası ilişkilerin de kesinlikle değişeceği görüşü ağır basıyordu. Fakat, zamanla değişimin kaçınılmaz olmadığı ortaya çıktı. Bölgenin güçlü devletleri ve onların kurduğu ittifaklar, uzun süreli iç savaşlara ve yüksek ekonomik maliyetlere katlanmak pahasına değişim rüzgarının estiği ülkelere müdahil oldular.

Libya, doğrudan askeri müdahaleye sahne olduktan sonra açık bir vekalet savaşı alanı haline geldi. Bahreyn'de Suudi Arabistan doğrudan askeri müdahalede bulundu. Suriye ve Yemen'de Suudi Arabistan, İran, Katar ve diğerleri açıkça yerel grupları destekleyerek savaşa tutuştular. Mısır'da bir askeri darbe yaşandı ve dengeler değişti. Özetle, bugün Ortadoğu'da yaşanan sorunları sadece Müslüman Kardeşlerin yarattığı tehdide, Körfez Emirlikleri arasında geçmişten gelen aile merkezli rekabete ya da Sünni-Şii gerginliğine bağlamak indirgemecilik olur.

Güç mücadelesi

Ortadoğu'da Irak'ın işgaliyle başlayan ve Arap Baharı'yla devam eden büyük bir güç mücadelesi var. Bu güç mücadelesinin statükocu kanadı ile revizyonist kanadı ayrı eksenler oluşturuyorlar. Statükocu kanat, Ortadoğu'daki eski iktidar ilişkilerini, rejim tiplerini ve dengeyi yeniden hakim kılmaya çalışıyor. Revizyonistler ise bölgedeki iktidar ilişkilerinin değişmemesi halinde kendilerine alan açamayacaklarını ve sıkışıp kalacaklarını düşünüyorlar. İlk cephe daha geniş, ikinci cephe ise daralıyor. İşte, son krizin ana kaynağı da krizin başlamasından sonra biraraya gelmez denilen ülkeleri biraraya getiren de bu mücadele.

Başka bir ifadeyle, Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Yemen'i kendi etki sahasına çevirme konusunda ciddi ilerleme kaydeden İran'ı durdurmak istiyor. Çünkü bu etki sahasının ileride Kuveyt, Bahreyn ve hatta kendi topraklarına kadar ilerleyebileceğine inanıyor. Bu nedenle, İran karşısında tam bir ittifak oluşturmak istiyor. Katar'ı buradaki zayıf ve güvenilmez halka olarak görüyor. Katar'a iradesini kabul ettirirse, itiraz etme potansiyeli olan Kuveyt, Umman hatta Türkiye de bu mücadeleye bir şekilde katılmak zorunda kalacak.

Türkiye'nin izlediği siyaset de bu çerçevede değerlendirilebilir. Arap Baharı'yla birlikte Ortadoğu'da özellikle rejimlerin ve devlet-toplum ilişkilerinin değişmesi bağlamında değişikliği en çok savunan ülkeler Katar ve Türkiye oldu. Libya, Mısır ve Suriye'de iki ülke arasındaki işbirliği çok açıktı. Müslüman Kardeşler bölgede düşüşe geçtiğinde her iki ülke de harekete destek vermekten geri durmadılar. Suriye'de ABD ve Rusya'nın başını çektiği iki ayrı ittifaka karşı üçüncü bir güç oluşturmaya çalıştılar. İran ile bir yandan sahada mücadele ederken diğer yandan diyalog kanallarını açık tutarak açık bir çatışma sürecine sürüklenmediler. Bu nedenle iki ülke arasında açık bir yakınlaşma doğdu.

Türkiye, Katar Krizi'ni Nasıl Algılıyor?

Birkaç gündür Türkiye ile Katar arasındaki özel ilişkinin detayları ortaya çıkmaya başladı. Türkiye'nin Katar ile özel ekonomik ilişkileri ve siyasi bağları, Türkiye'nin krize karşı politikasını açıklamak için kullanılıyor. Elbette bu faktörlerin önemsiz olduğu söylenemez. Tersine, son dönemde gelişen askeri ilişkiler ve Katar'ın yüksek yatırım potansiyelinden yararlanma isteği olan biteni açıklamaya yeterli görünüyor.

Ancak, bu durum her şeyi açıklamıyor. Türkiye'nin Katar'a verdiği destek ve İran'ın da Katar'a yardım eli uzatması Ortadoğu'daki diğer devletlerin Türkiye'ye bakışını ciddi ölçüde değiştirebilir. Dahası, ilk günlerde Katar Emiri'nin diplomatik baskıyla görevden uzaklaşacağı konuşulurken şimdilerde ciddi direnç sergilemeye başladığı görülüyor. Özetle, diplomatik bir baskıyla başlayan süreç, şimdi siyasi ve askeri bir hal almaya başladı. Katar Emiri'nin direncinin artmasında ise Türkiye'nin hamlesi önemli rol oynadı.

Türkiye ile Katar arasında 2015'te imzalanan askeri eğitim anlaşmasının raftan çıkarılıp onaylanması ve Türk basınında sayıları 600 ile 5000 arasında değişen askerin Katar'a gönderileceğinin ilan edilmesi sürecin gidişatını değiştirdi. Her ne kadar bu askeri anlaşma eğitim anlaşması olsa da hamlenin zamanlaması ve biçimi, Türkiye'nin "Katar'a dokunan karşısında beni bulur" dediğini gösteriyor. Üstelik, Türkiye, bu hamlesinin olası sonucunu hesaplayabilecek kadar köklü bir devlet geleneğine sahip. Eğer bu süreçten Katar Emiri ve yakın çevresi zamanla azalabilecek ve Suudi Arabistan'ın yakın çevresiyle sınırlı bir diplomatik izolasyonla sıyrılırsa Türkiye'nin kazancı parayla ölçülebilecek bir kazanç olmaz. Ortadoğu'da en sert geçebilecek mücadele olan İran-Suudi Arabistan mücadelesinde kendisine en yakın devleti koruyarak süreçten ayrılması onu siyaseten son derece güçlendireceği gibi caydırıcılığını tesis etmesi açısından da hayati olur.

Fakat, sürecin tersine sonuçlanması Türkiye için ağır sonuçlara neden olabilir. Suudi Arabistan ve müttefiklerinin ani bir hamleyle Katar'a henüz dış destek gitmeden askeri bir müdahalede bulunması kulağa çılgınca gelebilir. Fakat, Ortadoğu'nun son 10 yılında bir sürü çılgınlık var. Bir saray darbesi ya da baskılara dayanamayan Katar Emiri'nin çekilmesi ve yeni iktidarın Suudi Arabistan'ın baskısına boyun eğmesi de atlanmaması gereken olasılıklar. Bu durumda, Türkiye'nin İran'la uzun süredir yürüttüğü "dengeli rekabeti"ne, Körfez kaynaklı yeni bir rekabet eklenecektir. Bu durum, Türkiye'yi özellikle Suriye'nin kuzeyinde ve Kuzey Irak'ta çok güç duruma sokabilir. Son olarak altı çizilmesi gereken bir nokta daha var: Türkiye, Katar'a verdiği açık destekle risk aldı, bu doğru. Ancak muhtemelen karar vericiler, destek vermezlerse bir sonraki baskıya uğrayacak ülkenin Türkiye olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle bu bir ön alma stratejisi de olabilir. Bu nedenle, Türkiye'nin hamlesini tarih, yatırım ya da ikili ilişkilerin ötesinde değerlendirmek daha akılcı görünüyor. 

 

DW: Doç. Dr. Serhat Erkmen Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi Başkanı olarak görev yapmakta.