İnsanların hayal ve sabır dünyası birbirinden farklı büyüklükte, kimi zaman benimki kendi kara deliğinde kayboluyor, bulana kadar ben de kayboluyorum. Kaybolunca gidiyorum, gidince boşluğa bırakılmış -atılmış değil- bir taş gibi nereye düşeceği belli olmaksızın süzülüp duruyorum. Sonra düştüğüm yerde kendime geldiğimde çıktığım yüksekliğe rağmen indiğim yerin mesafe olarak önceden bulunduğum yerden çok da uzakta olmadığını görüyorum. Peki ben bu yolculuğu neden yaptım sorusu geliyor aklıma, manzaranın dayanılmaz cazibesi bu.

Ağır işler oluyor, bağrışmalar, çetin kavgalar bana göre çokça kör dövüşü, nereye varacağını artık kestiremiyorum, iki yıl önce nasıl bir yeisle izliyorsam olan biteni ve ne olacağını, kapkara hissetmişse ruhum tümü de oldu ve çoğu da hala olmakta sırasını bekliyor. Kör dövüşünün orta göbeğinde ölen çocuklar olmasa umurumda olmayan bir kavga dönüyor bile derdim ama çocuklar ölüyor. Çocuklar ruhları henüz kirlenmeden ve bilinç denen akıl almaz nükleer felaketin taşlarını döşemeden öldükleri için de bizim ruhlarımızı tekrar tekrar yok ederek gidiyorlar küçük bedenleri ile.. Ruhlarımız, vicdanlarımız ölüyor seslerimiz manasından boşaldığı ölçüde yükseliyor, yükseliyor. Herkes bağırıyor ve korkarım ki işte yeryüzüne tekrar düşen o taş gibi manasından boşalarak ve kısacık bir yol bile almadan, yükseliyor.

Bir ruhun bedenine verebileceği ne kadar hastalık varsa tümünden muzdaripim, şeker, tansiyon, omurga defektleri ve terapist ihtiyacı son aylarda kapımda eğlenip duran birkaç şey. Sustuğum ve içime kapandığım oranda bedenim bana itiraz ediyor ve adına hastalık diyerek çakıyor suratıma tokatlarını. Susmuşsam kendi sesime yabancı olduğumu fark edip başka bir sınırında dolaşıyorum günün, gecenin.

Bunca ay içinde gençlerin bir kısmı hocasız kaldılar, kulaklarından tutup sınıftan atmayı terbiye sanan ilkokul öğretmenleri gibi, kulaklarından tutup yıllarca kürsülerinde beyin emeği vermiş hocaları attılar üniversitelerinden, işsiz, hedefsiz ortada bırakarak, yurt dışına çıkmalarını bile yasaklayarak, ellerine çivi verip tahtaları vermeden kendilerine tabut çakmalarını istemecesine.

Öğretmenleri attılar okullarından, bir zamanlar kulaklarından tutup kapıya bıraktıkları öğrencileri gibi hayta kaldı epeyi, işsiz, yemeksiz ve sanırım bana rağmen umutlu bir kısmı. Hakimler, savcılar, memurlar, hatta polisler ve askerler atıldı işlerinden. Tümü yemeksiz, geleceksiz ama belki bana rağmen umutludurlar. Yaşadıkları ebedi bir ruh ölümüne terk ederken -hedefi yoksa insanın yaşıyor mudur ki- kimini, kimini mezarsız öldürdüler, öldürmeye de devam ediyorlar. Herkes canının derdinde ve hepimizin gözü diğerine ister istemez belki kör. Hele de ölen Kürd ise zaten Kürdün kendisi bile kendine kör.

Günün her saati, itirazı edebileştirebilecek onlarca malzeme varken memlekette, yazamama halinin anlaşılmayacak bir yanı bence yok, zira bunların hiçbiri de konu değil aslında, seyirci kalmanın utancı ile susmak da belki bir hastalıktır, bilmiyorum.
Hâsılı sevgili arkadaşlar ve tenezzül edip beni bile okuyacak enerjisi hala bulunan sevgili dostlar, tanıklık ettiğimiz acılar çağının kıymetini bilmeden yaşayıp giden büyük edebiyatçı ve yazarlara gerçekten selam çakarak, Rus klasikleri ve Latin Amerika diktatörlerini anlatan romanlarla kendimize yarattığımız ideoloji çağları bitti artık. Kendi hikayelerimizi yazacak cesur kalemler çağı başlasın bu ülkede, 100 yıl öncesinden başlasın, önü arkası acı dolu. Ben okumak için sabırsızım, hepinizi muhabbetle selamlarım, sessizce tabi olması gerektiği gibi.

Sennur Baybuğa: sbaybuga@imp-news.com

Hukukçu, avukat, Yeşiller Partisi kurucularından, insan hakları aktivisti.