İki türlü yanılır. Birisi ateş, kızıl ve git gide karaya çalan alevlerin çığlıkları arasında. Yanarken yanda yörede birileri varsa ve biraz da cesaretleri çığlıkların arasından seni kurtarmaya çalışırlar, olmadı dünyaya bağıra bağıra yanar gidersin, ölürsün. Bir kerede, herkesin gözlerinin içinde, korkakların ömür boyu çekecekleri vicdan azaplarını önlerine servis ederek. Yakılırsan diyelim ki bir otelde sıkıştırılmışsan binlerce kişinin cinayet çığlıkları arasında kaybolur çığlığın yüzlerce yıl sonra bile duyulacak şekilde karışır havanın serinine, ölürsün.. ama çığlıkların kalanlarda, öldürenlerde, kurtaramayanlar da ya da kibriti atanlarda rezilliğin imzası olarak kalır gider, derin bir acı olarak kalırsın, aslında yanmamış ateşin kendisi olmuşsundur.

Ve bir de başka türlü yanarsın, sinsisi bilinmezi, kimsenin duymazı, görmezi, görse de bulantı yaratacak olanı. Bilse de bilmeyecek olanı. Bir sinsi el bir hesaplı yürek bir çağın lanetlisi gelir ve üzerine döker asidi. Çıtır çıtır ses çıkmaz cayır cayır erirsin, yüzün, ellerin, kolların saçların yavaş yavaş, derin derin, aşına aşına yok olur, erimedir aslında ateşle başlamayan bir yangının erittiği, sen tüm çirkinleştirilmiş suratınla ellerinle kollarınla dolaşırsın ortalıkta eğer ölmediysen.

Kimi zaman sadece tiksinti duyulan yaralar görülse de dışarıdan eğer o asit içine kadar girmişse yüreğini yakmışsa sertleşen derin gibi sertleşen yüreğin de artık hissiz hale gelir, hangi dışsal etki, baskı diyelim ki herkesin acı dediği şeye maruz kalırsa kalsın erimiştir, aside olmuştur neredeyse, acımaz hale gelir, hissiz hale gelirsin. Ölümün en kötü halidir, sen sana dair her şeye karşı ve herkese ve tüm acılara karşı acısız hale gelmişsindir. Kimsenin görmediği ve acımadığı bir haldir bu. Görülmez ve bilinmez, duyulmaz ve koklanmaz, yaşadığın hayat cehennemidir ama bilinmez ve görülmez, görülmeyecektir, asit yanığının hele de içindeyse asıl ağır olan yanı budur.

Eskiden yarayı dağlamak ve böylece yaranın olduğu yerdeki sinirleri yakma yolu ile ortadan kaldırmak, yapılacak başka hiçbir şey yok ise uygulanan bir tedavi idi. Asit yanığı gibi aslında yarayı iyileştirmek için yakmak, acıyı dindirmek, bilinçli olarak acı çeken kişinin çekeceği acıları baştan duyacağı derin bir acı ile yok etmek.

Tüm bunlar nereden mi geldi aklıma, bazen ve çoğu, başa çıkabilme biçimi olarak yaşanan dönemin derin olaylarının yarattığı acı ile asite tabi tutulmuş bir yürek kimi dağlanmış bir zihin ve kimi sürekli gülen bir suratla dolaşırken, iradi olarak bilerek o asit bidonunu elimde tutarak beni dağlayacak olan bıçak ucunu kendim ateşte kızdırarak bütün açık derilerim, içimin taa derinlerine döktüğüm ve böylece her şeyle ve herkesle ve hepinize hepimize yaşatılan ne kadar acı varsa tümüyle baş etmenin yolunu böylece bulduğun anlaşılıyor mu diye merak ettiğim için.

Evet, çok acı çekiyorum, çok acı çektim, bir tek kişinin kaldıramayacağı kadar çok yalnızlık, tanıklık ve acı. Ellerimle üzerime döktüğüm asit ve yaralarımın taa gözüne kadar soktuğum o ateşte korlaştırılmış bıçak, beni bu kadar yaptı. Daha fazlası yok, gerisi mantık ve gerisi gerek; dünyanız. Hissetmiyorum, ama ve taa derinlerimde asitle yaktığım o kalbin altında sadece bana ve benim gördüğüm bir yer var hala duruyor, paylaşmaktan kaçtığım ama kimi zaman bir kere kısa bir süre bana dağlanmış içimi hatırlatan, ara sıra.. Zorlanmasa iyi olur, zira insanın acısı bile yoruluyor biliyorum bunu.

Sennur Baybuğa: sbaybuga@imp-news.com

Hukukçu, avukat, Yeşiller Partisi kurucularından, insan hakları aktivisti.